Tarayıcınızda JavaScript özelliği kapalıdır!
emperyalizme karşı BAĞIMSIZLIK, hak ve özgürlükler için DEMOKRASİ, kapitalizme karşı SOSYALİZM

Türkiye İşçi Partisi, işçi sınıfımızın ve sosyalist hareketin – her ne kadar geniş kapsamlı ve köklü bir birikime sahip olmasa da - uzun yıllar süren siyasal ve ekonomik mücadelesinin 1960'lı yılların başındaki somut bir ürünü ve mirasçısıdır.

Türkiye İşçi Partisi bundan 60 yıl önce, 13 Şubat 1961'de dönemin işçi sınıfı hareketinin en militan kesimi olan İstanbul İşçi Sendikaları Birliği üyesi 12 işçi-sendikacı tarafından kuruldu.

TİP'in kurulduğu yıllarda dünyada soğuk savaş iklimi egemendi. Emperyalist-kapitalist kamp, Sovyetler Birliği ve sosyalist sistemi boğmaya, etkisizleştirmeye çalışıyor; yoğun bir anti-komünist, anti-Sovyet kampanya yürütülüyordu. Sömürge ve yarı-sömürge ülke halkları, sosyalist sistemin de desteğiyle, emperyalist-kapitalist boyunduruğa başkaldırmış, bağımsızlık için savaşıyor, önemli başarılar elde ediyorlar, ulusal egemenlik haklarına kavuşuyorlardı. Amerika Vietnam'da silah zoruyla kendi iradesini dayatmaya çalışıyor, Vietnam'ın kahramanca direnişi ülkemizde sempati ile karşılanıyordu.

NATO üyesi olan Türkiye emperyalist-kapitalist kampın ileri karakolu durumundaydı. Olası bir savaş durumunda ilk ve en önemli darbeyle Türkiye karşılaşacaktı.

Güçsüz bir sanayileşmenin ilk evrelerini yaşayan bir kapitalist ülke olarak Türkiye 27 Mayıs askeri darbesinin ardından kabul edilen Anayasa ile göreli bazı demokratik hak ve özgürlüklere kavuşmuştu. Sınıf esasına göre parti kurulması da bunlardan birisiydi. 27 Mayıs Anayasası'nın ortaya çıkışına kadar sosyalist hareket hep büyük baskı altında tutulmuş, gizlilik koşullarında çalışmaya zorlanmıştı. 27 Mayıs darbesinden on yıl kadar önce Türkiye Komünist Partisi'ne (TKP) yönelik olarak yapılan tevkifatla da sosyalist harekete büyük bir darbe vurulmuştu. Ülkenin düşün yaşamı alanında da kuraklık hüküm sürüyordu ve sosyalist klasiklerin pek çoğu Türkçeye çevrilmemiş, Türkçe yayımlanamamıştı.

Mehmet Ali Aybar TİP'in yasal olarak kuruluşunu şu sözlerle anlatıyor:
"Bu son derece önemli bir olay. Köylü kökenli 11 işçi sendikacı ile bir şoför, parti kuruyor ve basın toplantısı yaparak, 'TİP'in ezilen işçi sınıfının partisi olduğu' açıklıyorlardı. Sınıf sözcüğünün bozgunluk sayıldığı, yasak olduğu Türkiye'de, 12 emekçi çıkıyor ve biz işçi sınıfının partisini kurduk diyordu."

Partiyi kuran işçiler-sendikacılar, kuruluştan kısa bir süre sonra, aydınlar ve diğer toplumsal kesimler olmadan etkili bir hareket yaratamayacaklarını anladılar ve sosyalist aydınlarla ilişkiye geçtiler; partinin kuruluşundan bir yıl sonra Mehmet Ali Aybar Genel Başkan oldu. O günlerde dile getirilmiyordu ama gerek Aybar gerekse Behice Boran, Sadun Aren ve Nihat Sargın gibi bazı TİP yöneticileri daha önce TKP saflarında mücadele etmişlerdi.

M. Ali Aybar'ın göreve başlamasından sonra TİP tüzük ve programını yeniledi, işçilerin-sendikacıların, aydınların, Kürt hareketinin, Alevilerin, gençliğin, köylü hareketinin sol-sosyalist ve ilerici temsilcilerinin bir araya geldiği bir sosyalist sınıf hareketine dönüşmeye başladı. Ülke tarihinde ilk defa TİP bünyesinde oluşan bu sol birliktelik giderek önemli bir örnek, bir sosyalist alternatif oluşturdu; günümüze kadar uzanan izler bıraktı, sosyalistlerin belleğinde ve özlemlerinde yer buldu. Partinin 1964 programı henüz bilimsel sosyalizm terminolojisini yasal nedenlerle tam olarak kullanamıyordu; programda "sosyalizm" yerine "toplumculuk" deniliyordu. Ancak "bilimsel sosyalizm açısından Türkiye Şartlarında geçerli bir programdı" (Boran).

1965 seçimlerinde Meclis'e giren 15 TİP milletvekili son derece etkili bir muhalefet yürüttü, o güne kadar kitlelerden gizli-saklı tutulan hakikatler üzerindeki perdeyi yırttı ve giderek Meclis'teki en etkili muhalefet partisi kimliğine büründü. TİP yöneticileri verdikleri mücadele ile entelektüel ve politik yeterliliklerini yeterince kanıtlamışlardı ama yasal bir sosyalist parti olarak mücadelede deneyimi ilk kez TİP ile kazanılıyordu ve kat edilecek daha çok yol vardı.

1965'te Türkiye İşçi Partisi yüzde 3 oy aldı. Ama toplumdaki ideolojik ve kültürel etkisi bu oranın çok üstündeydi. 1965 seçimleri TİP'in kitleler nezdinde meşruiyet kazanması bakımından önemli bir role sahip oldu. Bu meşruiyet nedeniyle düşün yaşamında da canlanma oldu, sosyalist terminoloji açıkça kullanılmaya başlandı, sosyalist klasiklerin yayımlanması hız kazandı. Türkiye İşçi Partisi vermiş olduğu mücadelede alınan bu mesafenin ayırdında olarak partinin yasal düzlemde varlığını sürdürmesine her zaman büyük önem verdi ve onu korumaya çalıştı.

TİP safları içinde işçi sınıfının öncülüğü şiarını bayrak edinmiş olan bu birliktelik 1969 tarihinden itibaren parti içi mücadeleler ve partiye dışardan yapılan saldırılar sonucunda yara almaya başladı. Bu sıkıntılı dönemde Behice Boran, Sadun Aren, Nihat Sargın, Kenan Somer, Şaban Erik, Cemal Hakkı Selek, Tarık Ziya Ekinci ve onların çevresine kenetlenenler hep birlikte partiyi toparlamak için mücadele ettiler. O günlerde Genel Başkan olan Mehmet Ali Aslan partiyi toparlamak için çaba harcadıysa da kısa bir süre sonra görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Ardından uzunca bir süre Şaban Yıldız Genel Başkan oldu ve bu sıkıntılı dönemde partinin krizden çıkmasını sağlamak için dirayetle mücadele etti.

1970 yılında yapılan 4. Büyük Kongre'de Behice Boran Genel Başkan seçildi. Behice Boran bir siyasi partide genel başkanlığa seçilen ilk kadın oldu. O günkü koşullarda bu son derece önemli ve anlamlı bir seçimdi. Boran'ın göreve başlamasının ardından partinin bilimsel sosyalist bir eksende atılım yaparak toparlanmasının güçlü belirtileri ortaya çıkmaya başladı.. Dördüncü Büyük Kongre'den sonra TİP partiye 15-16 Haziran direnişinden sonra katılan işçilerle de birlikte güç kazanmaya başladı, partide yeni bir çalışma ve örgütlenme anlayışı egemen oldu. TİP kısa süren bu dönemde yaklaşan faşizm tehlikesine karşı diğer anti faşist güçleri uyarmaya, faşizm tehlikesine karşı güçbirliği çalışmaları yürütmeye çaba gösterdi. Soldaki bazı gruplardan farklı olarak 12 Mart darbesine hemen tepki gösterdi. Buna karşın kongrenin hemen ardından gelen 12 Mart askeri darbesi sonucunda TİP'in kapatılması ve TİP yöneticilerinin hapse atılması partinin güç kazanmasının önünü bir bıçak gibi kesti.

12 Mart döneminden işçiler emekçiler daha fazla bilinçlenerek çıkmışlardı. Ancak ağır baskı döneminin sosyalist ve devrimci harekete vurduğu darbenin ve bu dönemdeki kan kaybının önemi de küçümsenemeyecek düzeydeydi.

Hapiste 2.5 yıl yatan TİP yöneticileri 1974 affıyla özgür kaldılar. 1 Mayıs 1975 tarihinde Türkiye İşçi Partisi Behice Boran'ın öncülüğünde yasal olarak 4. Kongre'nin politik ve örgütsel yönelimleri doğrultusunda yeniden kuruldu. Partinin yeniden kuruluşuna eski yöneticilerin büyük bir kısmı katıldı. Son Merkez Yürütme Kurulu'nun 13 üyesinin sekizi, doğrudan kurucu olurken, Genel Yönetim Kurulu'nun da büyük bir kısmı kurucular arasında yer aldı. Merkez Yürütme Kurulu üyelerinden birisi ise kurucu olmadı ancak partinin devamlı destekçilerinden birisi olarak kaldı. Sadun Aren ile dört Merkez Yürütme Kurulu üyesi ve onlarla birlikte hareket eden bazı üyeler yeniden kuruluşa katılmadılar.

1975 yılından sonra TİP bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm mücadelesine önemli katkılarda bulundu. Enternasyonalist bağlarını güçlendirdi. Seçimlerde eski başarısını yineleyememesine ve Meclis'e temsilci sokamamasına karşın, faşist saldırılara ve faşizm tehlikesine karşı, faşist güçlerin tırmanışının durdurulması için diğer anti-faşist güçlerle birlikte mücadele etti; Kürt halkını hedef alan ırkçı ve şoven milliyetçi baskılara karşı çıktı; demokratik hakları korumak için büyük emek verdi

Türkiye İşçi Partisi bu dönemde de uzunca bir süre kendisini işçi sınıfının esas politik hareketi, sosyalist hareketteki ana akım olarak görmeyi sürdürdü. Ne var ki 12 Mart darbesinin etkisiyle koşullar artık değişmişti ve sosyalist harekette egemen olan "sol içi rekabet" ortamı diğer sosyalist partiler için olduğu gibi Türkiye İşçi Partisi bakımından da olumsuz sonuçlar yarattı. Türkiye İşçi Partisi bu olumsuz ortamdan çıkmak için "Tek Parti, Tek Cephe" şiarı etrafında politik hareketin birliği ve anti-faşist cephenin örülmesi çalışmalarına ağırlık verdi. 12 Eylül faşist darbesi olduğunda parti bir an bile duraklamadan daha önce kongrede alınmış olan "her hal ve şartta çalışma" kararına uygun olarak gizlilik koşullarında çalışmaya başladı; faşizme karşı mücadelenin en geniş birliktelik sağlanarak yapılması ve kendilerini aynı bilimsel sosyalist ideolojik-politik platformda gören partilerin birleşmesi için örnek alınması gereken bir çaba içinde oldu.

TİP'in siyasi çizgisinin, birbirine bağlı üç ana ekseni vardı:

  • Kapitalizme karşı sosyalizm için,
  • her türlü hak ve özgürlükleri kısıtlayan baskıcılığa karşı demokrasi için,
  • emperyalizme karşı tam bağımsızlık için mücadele.

Kapitalizme Karşı Sosyalizm İçin

TİP sosyalizm hedefinden tarihi boyunca sapmadı. TİP programları kapitalizmin tasfiye edilmesi ve sömürünün olmadığı, daha adil, insancıl, eşitlikçi bir düzen olarak sosyalizmin kurulması hedefini net bir biçimde içerdi.

1964 programında Türkiye İşçi Partisi yurt ve dünya olaylarını işçi ve emekçi halk yığınları açısından değerlendireceğini, onların çıkarlarını savunacağını, hak ve özgürlükleri için mücadele edeceğini belirtiyor, emekçi halk yığınlarının "bütün zenginliklerin, bütün değerlerin gerçek yaratıcısı ve sosyal gelişmenin biricik itici kuvveti olduğu" vurgulanıyordu.

1964 programı sonrasında parti önderleri ve üyeleri giderek "toplumculuk" yerine "sosyalizm" demeye daha fazla ağırlık verdiler; parti yayınları, parti sözcülerinin konuşmaları partinin "sosyalist" sözcüğünü daha fazla içermeye başladı ve kısa zaman sonra artık "toplumculuk" yerini "sosyalizm"e bıraktı. 1968'de yapılan 2. Olağanüstü Kongre'de tüzükte partinin sosyalist niteliği açık ve net olarak vurgulandı.

TİP kuruluşundan başlayarak hangi sözcükle ifade edilirse edilsin temel hedef olarak daima sosyalizmi savundu, sosyalizm fikri de önemli ölçüde TİP aracılığıyla kitleselleşti.

TİP 1965 seçim beyannamesinde "dertlerimizin kaynağı, toprakların, madenlerin, bankaların, ticaretin ve fabrikaların bir avuç sermayecinin tekelinde toplanmış olmasıdır…Toplumculuk işte bu duruma son verecek düzenin adıdır…toprak köylüye dağıtılacaktır; madenler, ormanlar, millet malı olarak halk eliyle millet yararına işletilecektir…dış ticaret, bankacılık ve sigortacılık millet yararına işletilecektir" diyordu.

Türkiye İşçi Partisi, 1975 parti programında TİP "gerek bağımsızlık ve demokrasi mücadelesini yürütürken, gerekse işçi ve emekçi kitlelerin güncel sorunlarıyla uğraşırken, bütün bu çalışmalarını sosyalizm amacına ve mücadelesine yönelik ve bağımlı kılarak yapacaktır " diye vurgulayarak sosyalizm mücadelesinin belirleyici önemine dikkat çekti

TİP'in işçi sınıfı ve diğer çalışan kitleler içinde örgütlenme çalışmaları yapması donmuş toprakta tarım yapmaya benziyordu. Önce buzları kırıp çözmesi, toprağı yumuşatması gerekiyordu. TİP'in kurulduğu dönemde, kuşaklar boyu sürdürülüp kemikleştirilmiş olumsuz koşullandırmalar, ceza kanunun yasaklayıcı 141 ve 142. maddelerinden daha çetin engellerdi. Türkiye İşçi Partisi uzun bir dönem ağıza ve kaleme alınmasına kesinlikle izin verilmeyen, sözü edildiğinde ağır cezalarla susturulan "sosyalizm, sosyal sınıflar, emperyalizme bağımlılık" gibi konulara ilişkin tabuları yıktı. Sosyalizme ve Marksizme toplumsal meşruiyet kazandırdı.

TİP, tarihi boyunca, işçi ve emekçi sınıfların partisi olma niteliğini kesintisiz geliştirmeye, güçlendirmeye çaba gösterdi. Parti programında işçi sınıfının öncülüğünün yer alması, partinin ideolojisi paralelinde ve partili sendikacılarca 13 Şubat 1967'de DİSK'in kuruluşu ve hızla gelişmesi, partinin günlük eyleminde işçi ve emekçi sınıf ve tabakaların ekonomik ve politik çıkarlarını en başa koyması, sosyalist doğrultuda gelişme ve güçlenmesinin belli başlı menzil işaretleri oldu.

Parti, toplumsal sorunlara sosyalizm açısından teşhisler koymaya, mevcut şartlar ve toplumsal gelişme aşamasında en ileri, en geçerli çözümleri önererek ve bunları toplum katlarına, kamuoyuna kabul ettirerek bu öncülüğü yerine getirmeye çalıştı.

Türkiye İşçi Partisi, işçi ve emekçi sınıflardan gelen üyelerin parti yapısında etkin olmalarını gözetti, Parti organlarında yöneticilerin en az yarısının işçi-emekçi kökenli olmasını 1975 öncesinde bir dönem tüzüğüne de koydu. Seçimlerde de adayların çoğunun işçi-emekçi kökenli olmasına titizlik gösterdi. Bununla birlikte, kendisini işçi sınıfının partisi olarak görürken, 1975 yılındaki programda ifade ediliş biçimiyle, "dar sınıf çıkarları güden ve işçi sınıfıyla sınırlı" bir parti olmadığı gerçeğinin de altını çizdi; diğer emekçi kitleler içinde sosyalist dünya görüşünün yayılması için de çaba gösterdi; "işçi sınıfının yoksul köylülerle ve kapitalizmin her geçen gün yıkıntıya uğrattığı köylü-kentli bütün emekçi sınıf ve tabakalarla ittifakını" gerçekleştirmeye çalıştı.

Türkiye İşçi Partisi daha 1965 seçim beyannamesine yansıyan biçimiyle toplumculuğu (sosyalizmi) "halkın iktidarı alması" olarak görerek, "asker ve sivil aydınların" darbeler yoluyla iktidara gelerek benzerlerine bazı Arap ülkelerinde rastlanan "tepeden inme" sözde "sosyalist" rejimler kurmalarını savunan, askeri darbelerden yana küçük burjuva radikal görüşlere, eğilimlere temelden karşı çıktı. Bu tür eğilimlerle mücadele etti. Sosyalizmin "tepeden" değil, "tabandan" kurulmasını esas aldı. Türkiye İşçi Partisi işçi sınıfını ve emekçi kitleleri aydınlatarak, onları örgütlü bir politik güç haline getirerek ve emekçi tabanlı bir devrimci hareket oluşturarak, bu süreçte işçi sınıfının demokratik öncülüğünü oluşturarak iktidara yürümeyi esas alan bir politik hareketti.

Demokratik Hak ve Özgürlükler İçin

TİP'in kuruluşundan itibaren ısrarla vurguladığı gibi "demokratik cumhuriyet" işçi sınıfının politik mücadelesi için en elverişli ortamdır. Parti kuruluşundan hemen sonra 1961 Anayasası'nı ve bu anayasa ile birlikte gelen demokratik hak ve özgürlükleri savunmayı en temel görevlerinden birisi olarak gördü. Anayasa'nın "eksiksiz, tastamam" uygulanmasını şiar edindi. Anayasanın "sosyalizme kapalı olduğu" iddialarını çürüttü; anayasanın işçi ve emekçi sınıfların sosyalist politik örgütlenmesini engellemediğini kabul ettirdi.

Ülkemizi "İlk kurtuluş savaşını yapmış, emperyalizme ve sömürücülüğe karşı dünya barışının ve insanlığın hizmetinde, her bakımdan tam bağımsız, ülkesi ve ulusu ile bölünmez, halkçı, emekten yana devletçi, devrimci, laik, insan haklarına ve sosyal adalete ve güvenliğe dayanan demokratik bir cumhuriyet olarak çağdaş medeniyet yolunda ilerletmek"
Kurucular Kurulu açıklaması, 8 Şubat 1962

Egemen güçler ise anayasadaki hak ve özgürlükleri budamak, anayasayı işçi ve emekçi sınıfların çıkarlarına ters yönde değiştirmek için ellerinden geleni yaptılar ve askeri darbeler de bu amaçlarına hizmet etti. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, "bu anayasayla memleketi idare etmek mümkün değildir" diyerek anayasanın değişmesi talebini savunurken, bu fırsatı 12 Mart darbesinden sonra bulacak ve darbecilerle işbirliği yapmaktan kaçınmayarak 1961 anayasasının demokratik özünü yok edecek değişikliklere öncülük edecekti.

TİP başta ceza kanununa işçi ve emekçi sınıfların mücadelesini engellemek üzere konulmuş olan ve düşünceyi ve örgütlenmeyi suç sayan, egemen güçlerin iktidarlarını sürdürmeye hizmet eden, Mussolini'nin faşist İtalya'sının ceza yasasından alınma 141 ve 142. maddeler olmak üzere, anti demokratik engellerin temizlenmesi ve demokratik ortamın genişletilmesi için zorlu bir mücadele verdi. Ülkedeki anti-komünist önyargıların yıkılmasında önemli bir mesafe alınmasını sağladı. Öyle ki bu maddeler ortadan kalkmasa bile eskisi gibi işletilemez oldu.

Gene bu dönemde, TİP, Anayasa Mahkemesi'nde 40'ın üzerinde iptal davası açarak, pek çok sayıda antidemokratik yasanın iptalini sağladı. Anayasa Mahkemesine açtığı davalarla, parlamento içinde, dışında ve sokaklarda vermiş olduğu demokrasi mücadelesiyle toplumda önemli bir meşruiyete sahip oldu; demokrasilerde "fikir suçu" olamayacağı tezine kamuoyunda önemli sayıda taraftar kazandırdı.

TİP'in demokrasi içinde vermekte olduğu mücadele partinin 15 milletvekilinin Meclis'e girmesiyle yeni bir boyut kazanmış oldu, bu mücadeleye güç verdi.

TİP Parlamento'da: Halk Yararına Yasalar ve Denetim İçin

TİP 1965 genel seçimlerinde 15 milletvekili kazanarak parlamentoda bir grup kurdu. 1965 seçimlerinde millî bakıye (ulusal artıklar) seçim sistemi uygulanmıştı, 1969 seçimlerinde ise TİP'in önünü kesmek için uygulanan d'Hont sistemi nedeniyle TİP ancak 2 milletvekili çıkarabildi. 1966 senato kısmi seçimlerinde de bir senatörlük kazandı. 1968 Haziranında belediye seçimlerinde İstanbul Belediyesi'nde bir grup kurdu.

"AP'liler Çetin Altan'a çok kızıyorlardı…Bir keresinde Çetin Nazım'dan bahsederek 'Türkiye'nin en büyük şairi' demişti. Büyük kıyametler koptu, bağırdılar, çağırdılar vs. Başka bir zaman, gece geç vakit İçişleri bütçesi konuşulurken, İçişleri Bakanı Faruk Sükan, Çetin'e doğru dönerek 'Bunlar Nazım'ı methederler' dedi. Çetin de oturduğu yerden ' Evet Nazım Hikmet bu memleketin en büyük şairidir' dedi. Sanki bir işaret verilmiş gibi AP'liler bizim tarafa doğru hücuma geçtiler. Hepimiz ayağa kalktık. Bir ara Çetin'in yerde tekmelendiğini gördüm. Birisi Nebioğlu'nu arka üstü yatırmış, gırtlağına yapışmıştı. Birisi de benim gözüme yumruk attı…Yunus Koçak'ın başına tabancayla vurmuşlar, kafası kanıyordu."
Sadun Aren, Puslu Camın Arkasından, sa. 128-129

TİP seçimleri, propagandasını yurt çapına yaymak, işçi sınıfının ve sosyalizminin sesini ülke genişliğinde yoğun bir biçimde duyurmak için kullandı. Meclis'e girmeyi başardığı zaman da çalışmalarını ezilen, sömürülen, saldırıya uğrayan işçilerin, emekçilerin, aydınların, gençlerin ve ayrımcılıkla, ırkçı-şoven baskılarla karşılan Kürt halkının haklarına sahip çıkmak doğrultusunda gerçekleştirdi. TİP'li milletvekilleri, partinin mücadelesinin haklılığına inanarak kendilerini parlamentoya yollayan seçmenlere ne söz verdilerse onu yaptılar; parlamentoyu TİP dışındaki partilerin egemen sınıflardan yana tutumlarının, iç ve dış politikalarının kamuoyu önünde sergilendiği; ülke sorunlarına sosyalist açıdan bakışın ve bu bakış açısından önerilen çözümlerin anlatılıp açıklandığı; işçi ve emekçilerin tüm ezilen, sömürülen kitlelerin, hak ve özgürlüklerinin savunulduğu; her türlü anti-demokratik girişime karşı çıkıldığı; emperyalizme karşı yurt çıkarlarının savunulduğu bir platform haline getirdiler.

TİP milletvekilleri Meclis'te işçi ve emekçiler ile topraksız ve az topraklı köylüler yararına yasa önerileri sundular; topraksız ya da az topraklı köylü ailelerini topraklandırma yasa tasarısını, köy ve kentte emekçilerin haklarını koruyan ve geçimlerini kolaylaştıracak yasa önerilerini Meclis gündemine getirdiler. Genel görüşme, Meclis soruşturması, Meclis araştırması ve gensoru önergeleri ile de Meclis içi denetleme kurumunu etkin biçimde işlettiler. TİP milletvekilleri pek çok yasa önerisi verdilerse de bunlar daha komisyon aşamasında engellendi, Meclis gündemine gelmedi. TİP Meclis'te işçilerin, emekçilerin, ırkçı-şoven baskılardan bunalan Kürt halkının, yurtseverlerin, aydınların, öğrencilerin sesi oldu.

Her yerde olduğu gibi, Meclis'te de TİP'liler baskılara, engellemelere, hatta saldırılara uğradılar. TİP Parlamento faaliyetlerinden dışlanmaya çalışıldı; partili milletvekillerine saldırıldı, linç girişimleri yapıldı, dokunulmazlıkları kaldırılmak istendi. TİP milletvekillerinin çabasıyla bütün bunlar sonuçsuz bırakılıldı, saldırılar onları yıldıramadı.

Bugün Türkiye İşçi Partisi'nin gerek parlamento içinde gerekse dışında vermiş olduğu mücadelenin değeri bazı sol gruplar ve kişiler tarafından olduğu kadar siyasi muarızları tarafından da kabul edilmektedir. Bu anlamda TİP kendisini kabul ettirmiş, saygı duyulan bir partidir.

Ne var ki bu başarılarına karşın TİP'e sol içinde bir de "parlamentarist" suçlaması yapılmıştır. Sol hareket 1951 yılında yapılan "tevkifat"la büyük darbe almış durumdayken bu olaydan yalnızca on yıl sonra yasal olarak kurulmuş, on beş yıl gibi kısa bir süre sonra Meclis'e girmeyi başarmış, deneyimsizliğine karşın pek çok alan çalışmasına ve kitle eylemine de imza atmış bir partiye bu eleştiri en hafif deyişle haksız bir eleştiridir. TİP milletvekilleri yoğun Meclis çalışmalarından fırsat buldukları her zaman kitle eylemlerinin, örgütlenme çalışmalarının içinde oldu.

Türkiye İşçi Partisi işçi sınıfının ekonomik mücadelesinde, sınıf uzlaşmacılığını reddeden, işçi sınıfının çıkarlarını ödünsüz koruma konumundan hareket eden sendikal anlayışa sıkı sıkıya sahip çıktı. Bu yıl 54. kuruluş yıldönümünü kutladığımız DİSK bu gelişmenin ürünüydü. TİP'Ii sendika yöneticileri Türk-İş içinde kalıp yönetiminde yer alarak onu sınıf uzlaşmacılığından geri çekmeye, sınıf konumunda sendikal mücadele rayına oturtmaya sonuna kadar uğraştılar. Ancak Türk-İş yönetimi onları ihraç ettikten sonradır ki, DİSK'i kurdular. DİSK işçi sınıfının ekonomik haklar mücadelesi bakımından olduğu kadar demokrasi mücadelesi bakımından da çok önemli bir rol oynadı. 15-16 Haziran'da işçilerin sendikal haklarını korumak için büyük bir direniş göstermeleri, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için mücadele edenlere büyük güç verirken, egemen sınıfları da o kadar ürküttü.

"Gençlik hareketlerinin iki yanı var. Onları birbirinden ayırmak lazım. Gençlik hareketleri Türkiye'nin bağımlı durumda olmasından, bozuk sosyal düzenden doğan huzursuzlukların sorunların neticesi olarak beliriiyor. Ve bu durumların düzelmesini istiyor. Emperyalizme karşı çıktığı, bozuk düzene karşı çıktığı ölçüde desteklenir ve ben desteklerim. Ve bunlar devam edecektir. Ama, şimdi şikayet konusu olan ve tedbir alınması istenen böyle baskınlar, vuruşlar, kaçırmalar vs. bu ortam kanaatimce –tekrar ediyorum- istenerek yaratılmıştır. Ortada 17 tane genç ölüsü var. Onun kadar, belki daha da fazla yaralanmalar var. Ve bunların hiçbirinin faili bulunamıyor. Olmaz böyle bir şey!..ve 17 tane ölü listesine dikkat ederseniz, çoğu sol devrimci denen kanattandır…Ve bu ortam istenilerek yaratılmıştır. Ve iki amaç güdülmüştür. Birincisi, 'efendim, ne yapalım, demokrasi var, işte demokraside kanatlar olur, bunlar da icabında çarpışır, işte nümayişlerde ölen olur' gibi bir tavır yakınan iktidar sol ve devrimci kanadı sağcı kanada kırdırmak yoluna gitmiştir. İkinci bir amaç da – anladığım kadarıyla- birkaç seneden beri sözü edilen ve şimdi Meclislere getirileceği yeniden tazelenen baskı ve şiddet kanunlarını, Anayasa özgürlüklerini kuşa çevirecek faşizan kanunlarını kabul ettirmek için uygun bir ortam yaratmak… Diğer taraftan…açık teröre dayanan, daha faşist nitelikte bir yönteme gitmek için bir ortam hazırlanmak isteniyor." Behice Boran, Ocak 1971, TRT televizyonunda Turan Feyzioğlu ve Aydın Yalçın ile yapılan bir tartışma

TİP'li gençler tarafından 1965'te kurulan Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun etkisiyle gençlerin önemli bir kısmı da kapitalizme, sömürüye, emperyalizme, antidemokratik saldırılara karşı çıkma gereksinimini kısa sürede anladı. 1965'ten sonra sol dünya görüşü gençler arasında daha fazla taraftar bulmaya başladı. TİP'li öğrencilerin etkin olduğu üniversite dernekleri emperyalizme karşı, demokratik hak ve özgürlükler için mücadelede önemli bir rol oynamaya başladılar. TİP'lilerin de etkin olduğu demokratik kitle örgütleri emperyalizme karşı mücadelede, demokrasi mücadelesinde sağlam mevziler kazandı. Başta öğretmen örgütleri olmak üzere pek çok kitle örgütü, demokrasi ve bağımsızlık mücadelesine büyük bir güç kattı. Emekçi kitleler, gençler, aydınlar ekonomik ve demokratik hakları için giderek güçlenen bir mücadele içinde oldu.

Behice Boran'ın sözleriyle: "…Türkiye, 1960-71 arasında tarihinin en liberal, en demokratik dönemini yaşadıysa, bunda TİP'in de büyük katkısı oldu. Çünkü TİP gibi bir hareket olmasaydı, ona koşut, onunla beraber, onun dışında da sol aydınlar ve gençlik arasında bir hareket belirmeseydi, Türkiye'deki demokrasi 1960-71 arasında olduğu kadar olamazdı. Çünkü demokratik hak ve özgürlükler ancak onlara sahip çıkarak, onların uğrunda mücadele eden güçler varsa hayata geçiyor."

1968 yılından başlayarak öğrenci gençler dünyadaki 68 olaylarının da etkisiyle büyük bir hareketlilik içine girdi, ülke çapında boykotlar, üniversite işgaller yapıldı; öğrenciler anti-emperyalist hedefler için, düzen değişikliği için mücadeleye hız verdiler. Gençliğin mücadelesi günden güne güçlenecek ve faşist saldırılarla mücadele gün be gün sertleşecekti. Faşist saldırılar nedeniyle o dönem pek çok sosyalist ve devrimci genç ve işçi öldürüldü. O günlerde birbiri ardı sıra yapılan faşist saldırılar nedeniyle devrimci - sosyalist gençler ile uzunca bir süre sonra ilk kez yasal bir örgütlenme olanağı bulan ve bunu yitirmek istemeyen, yaklaşan açık faşizm tehlikesinin de farkında olan TİP arasında mücadele yöntemi konusunda bazı farklı görüş ve anlayışların ortaya çıkmasına neden oldu, bu farklılıklar egemen güçlerin gizli ve açık müdahaleleriyle de güçlendi ve sosyalist harekette büyük bir kırılma yaşandı. Fikir Kulüpleri Federasyonu Dev-Genç'e dönüşürken, TİP'li gençler Sosyalist Gençlik Örgütü'nü kurdular.

Bu bölünme bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi bakımından ciddi bir sıkıntı yaratan bir durum oldu; bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi kan kaybetti.

Faşist saldırılar artarken demokratik hak ve özgürlükler artık iyice tehlikedeydi ve gündemde olan en büyük sorun faşizm tehlikesine karşı mücadeleydi.

Faşist Saldırılara Karşı Demokrasi İçin Mücadele

Türkiye İşçi Partisi 12 Mart 1971 askeri müdahalesi tehlikesinin ayırdına aylar önceden vardı: Bu konuda Behice Boran şöyle söylemektedir: "12 Mart öncesinde duruma en doğru teşhisi koyan, faşizmin gelişini haber veren ve 12 Mart hareketinin gerçek niteliğine parmak basan TİP olmuştur."

8 Ocak 1971 günü TİP adına Behice Boran "faşizm, parlamenter bir kılığa büründürülmüş veya üniforma giydirilmiş şekliyle kapı ağzında boy göstermiştir" diyerek ufukta beliren tehlikeye dikkat çekti. Ülkenin anayasal hak ve özgürlükleri kısıtlayacak, rafa kaldıracak "demir ökçeli" bir yönetim ile yönetilmek istendiğini belirti. Parti parlamentonun devre dışı bırakılması niyetlerine kararlılıkla karşı çıktı. Aynı gün Boran şunları söyledi:

"Türkiye İşçi Partisi faşizme karşı, demokrasi için mücadele kampanyası açmaktadır. Bütün ilerici, yurtsever güçleri kendi alanlarında, kendi güçleriyle 'Faşizme Dur!' deme mücadelesine çağırıyoruz. Partimiz öteden beri emperyalizme ve faşizme karşı güç birliğinin, cephe birliğinin somut hedefler etrafında oluşabileceğini ileri sürmüştür. Bugün çok somut bir hedef belirmiştir: Açıkça faşist bir yönetimi gerçekleştirme çabaları. Faşizm mutlaka önlenmelidir. Bu, biz sosyalistlerin ve tüm ilerici, yurtsever güçlerin tarihsel görevi, sorumluluğudur. Faşizme karşı mücadele, aynı zamanda onun destekleyicisi emperyalizme karşı da mücadeledir."

TİP bütün ülkede beş yüz yirmi beş bin bildiri dağıtarak, onbinlerce afiş asarak gelecek tehlikeye karşı uyarıda bulundu, iki yüzün üzerinde partili göz altına alındı haklarında dava açıldı.

Ne var ki ufukta görünen 12 Mart tehlikesine karşı solun güçlü bir ortak direniş örgütlemesi, sol içindeki çeşitli olumsuzluklar bir yana, bazı grupların askeri müdahalenin yönünün "sol" olacağına ve olumlu yönde işler yapacağına ilişkin beklentisi nedeniyle de mümkün olamadı ve 12 Mart rejimi bütün şiddetiyle sosyalistlere-devrimcilere büyük bir darbe indirdi.

12 Mart Faşizmine Karşı Direniş

TİP'in ve TİP'lilerin yolu 1961'den başlayarak 1988'e kadar sık sık mahkemelerden geçti. 12 Mart döneminde de Anayasa Mahkemesi'nde açılan dava sonucunda parti "Kürt halkının demokratik istem ve özlemleri için yürüttüğü mücadeleyi desteklemesi"ne ilikin ilişkin olarak 4. Kongre'de alınmış olan karar nedeniyle kapatıldı. Başta Genel Başkan Behice Boran olmak üzere sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanan parti yöneticileri "komünist örgüt kurmak" suçundan 8 yıl ile 15 yıl arasında değişen cezalar aldı. TİP Genel Başkanı Behice Boran ve bazı TİP yöneticileri 12 Mart döneminde askeri mahkemeleri de sosyalizmin, bağımsızlığın, demokrasinin savunulacağı yerler olarak gördüler ve o doğrultuda savunma yaptılar. 1980 faşist darbesi sonrasında da komünizm suçlamasıyla mahkum olan TİP yöneticileri bu doğrultuda siyasi savunma yaptılar.

TİP'in bu tavrını Çetin Altan o yıllarda şöyle değerlendirdi:
"Türkiye İşçi Partisinin son yayınladığı bildiri özellikle üstünde durulması gereken çok önemli bir bildiridir. Bu bildirinin gazetelerde çıkan bölümünü kıvançla okudum. Türkiye İşçi Partisi sayın Sunay ile sayın Tağmaç'ın ve sayın Milli Güvenlik Kurulu üyelerinin farkına vararak veya varmayarak, bir demokrasinin temelini teşkil eden emekçi-burjuva karşılaşmasında egemen sınıf olan burjuva sınıfı yanına ağırlık koyduklarını saptamıştır. Bu görüşü en küçük bir kıpırdaklığa düşmeden direk gibi ortaya koymuş olan Türkiye İşçi Partisi'ni yalnız bırakmamak bir sosyalistlik görevidir… Türkiye İşçi Partisi'ni eleştirmek, kişileri beğenmemek ayrı konulardır. Ama özellikle bu son bildiri bu partinin kısa tarihindeki şerefli sayfalardan bir tanesi daha olarak kalacaktır."

12 Mart döneminde Türkiye İşçi Partililer parti kapatıldıktan sonra gizlilik koşullarında çalışmaya başlayarak partiyi yaşatma çabası içinde olamadılar. Ancak bu saptamayı yapmak 12 Mart cuntasına karşı çeşitli illerde bazı partililerin ilişkileri sürdürmek, dirsek temasında olmak, hapistekilerle dayanışmak, gevşek bir örgütlü çabayla da olsa bazı mevzileri korumak, sendikalarda ve kitle örgütlerinde çalışmaları sürdürmek-geliştirmek, eğitim çalışmaları yapmak, yayın faaliyetlerini sürdürmek gibi çalışmalarının unutulmasını, gözden kaçırılmasını da getirmemelidir. Boran'ın deyişiyle: "önemli kadrolar, bilinçli militanlar arasında temas ve dayanışma korundu." 12 Mart döneminde partinin sürekliliği askeri mahkemelerde yapılan sosyalist savunmalarla, direnme iradesi gösteren partililerin yukarıda belirtilen çalışmalarıyla bir ölçüde de olsa sağlanmaya çalışıldı.

Bu faaliyetler partinin 1975'te yeniden yasal olarak kuruluşunu kolaylaştırmış ancak eski gücüne kavuşması bakımından eksik kalmıştır. Behice Boran'ın sözleriyle, 1975'teki yeniden kuruluşun beklenildiği kadar güçlü olmamasının asıl nedeni "…1971-1975 arası Parti hareketinin kopuşu, politik bir boşluğun meydana gelmesi"ydi. "O politik kopuşla birlikte eski Türkiye İşçi Partisi'nin kitlelerdeki imajı, kitlesel birikimi neredeyse sona ermişti…"

Dolayısıyla TİP 1975 yılında yeniden yasal olarak kurulduğunda işi hiç de kolay değildi. Ekonomik bunalım sürüyor, kamu kaynakları tekelleri beslemek için aktarılıyordu; ülkede genel olarak solun gücü ve potansiyeli daha da artmıştı; buna karşın sol daha da bölünmüş bir durumdaydı. Etkili bir muhalefet yapan ve toplumun ilgisini üzerinde toplayan TİP'in önünü kesmek için 12 Mart döneminde "ortanın solu"na kaymış olan CHP'nin Bülent Ecevit başkanlığındaki yeni yönetimi "düzen değişikliği" sloganıyla büyük umut yaratmıştı. CHP'nin bu politik yöneliminin "komünizm"e karşı en etkili mücadele olduğu da söylenenler arasındaydı.

Egemen güçler ise çok daha örgütlü durumdaydılar. 1960'lı yıllarda "toplum polisi" adıyla bugünkü "çevik kuvvet" daha henüz kuruluyordu. 1970'li yıllarda ise solun karşısına paramiliter güçlerden kontrgerillaya kadar pek çok engel çıkacaktı.

İşçi sınıfımız öncelikle DİSK'in çabalarıyla ekonomik - demokratik haklarını kıskançlıkla koruyor ve geliştirmeye çalışıyordu. Böylelikle diğer emekçi sınıf ve tabakalara da örnek oluyordu. Öğretmenler 12 Mart sonrası hızla örgütlenmiş, onları öğrenciler, sağlık emekçileri, teknik elemanlar, memurlar ve daha nicesi izlemişti. Ülkede pıtrak gibi yeni kitle örgütleri doğuyor ve sol dağınık, bölünmüş ama pek çok yerde kitlesellik kazanmış ve bu anlamda örgütlü bir durumdaydı. Yeniden yasal olarak kurulan Türkiye İşçi Partililerin de çeşitli kitle örgütlerinde ve kitlesel örgütlenmede küçümsenmeyecek bir etkinliği vardı. Soldaki sosyalist siyasal örgütlenmeler büyük bir çeşitlilik gösteriyordu; dünya sosyalist hareketindeki bölünmeler ülkemize de yansımış ve onlara koşut olarak pek çok örgütlenme ortaya çıkarken, aynı sosyalist platformda olan partiler de birbirinden ayrı, hatta rakip konumdaydı. Kürt sosyalist hareketinde de benzer bir çeşitlilik ve bölünme vardı.

Solda bölünmüş durumda olsa da kitlesellik, ekonomik-demokratik mücadelenin ulaştığı düzey egemen güçleri endişelendiriyordu. Bir yandan milliyetçi partiler bir araya gelerek "Milliyetçi Cephe" koalisyonu kurarak demokratik güçler üzerinde büyük bir baskı kurarken, diğer yanda sosyalistlere-devrimcilere saldırmak için oluşturulan faşist çetelere tam gaz yol veriliyor, bunlar kollanıyor ve palazlandırılıyorlardı. Komando kamplarında eğitilmiş olan bu çeteler sosyalistlere, devrimcilere saldırıyorlar, acımasızca öldürüyorlardı. NATO üyesi ülkelerde sol örgüt ve bireyleri etkisizleştirmek, önlerinin kesmek ile görevli olarak kurulan gizli örgütlerin benzeri bir yapılanma ülkemizde de vardı. Bu yasadışı yapılanma da açık saldırı ve cinayetlerle solun önünü kesmeye çalışıyordu.

Böyle bir ortamda Türkiye İşçi Partisi partinin kuruluşunun hemen ardından 8 Temmuz 1975'te bir "Demokrasi Bildirgesi" yayımlayarak " …faşizan gidişe karşı…demokratik haklarımızı kullanabilmek, sesimizi duyurabilmek için birleşelim, örgütlenelim" çağrısını yaptı ve taleplerini açıkladı. TİP yeniden kuruluştan sonraki ilk kongre'sini yaptığında da (26-27 Şubat 1977) "bütün demokratik güçlerin en geniş birlik ve dayanışma içinde mücadelesini gerekli" olduğuna ilişkin olarak bir karar aldı ve "ortak bir platformda anlaşarak, emperyalizme ve faşizme karşı güç ve işbirliği yapmak üzere Cumhuriyet Halk Partisi'ne çağrıda" bulundu. TİP'in bu çağrısı CHP tarafından reddedildi.

Silahlı faşist saldırılar karşısında ne yapılması gerektiği sorusu sosyalistler-devrimciler arasında yoğun bir tartışma konusu olmuştur. Bu konuda TİP Genel Başkanı Boran'ın ne düşündüğünü daha iyi anlatabilmek için biraz daha geriye gitmek gerekiyor: Ocak 1971'de TRT televizyonunda Turan Feyzioğlu ve Aydın Yalçın ile yapılan bir tartışmada TİP Genel Başkanı Boran kanlı gençlik olayları denen ortamın istenilerek yaratıldığını belirttikten sonra şöyle demişti: "Şüphesiz silahlı çatışmalara şiddetle karşı çıkarız. Ama her hal ve şartta durum ne olursa olsun katiyen şiddet kullanılamaz, silah kullanılamaz diye bir kural yoktur. Mesele insanları silah ve şiddete başvuracak durumda bırakmamaktır. O zorunlukta bırakmamaktır, öyle durumlarda zorunluk hasıl olursa insanlar icabında silah ve şiddet de kullanır."

Yeniden 1975 sonrasına gelecek olursak: TİP yeniden yasal olarak kurulduktan sonra alabildiğine artan silahlı saldırılara demokrasi güçlerinin birleşerek kitlesel düzeyde cevap vermesinin en doğru yol olabileceği inancıyla davrandı. Genel Başkan Boran partinin politikasını anlatırken, bu kanlı saldırıların TİP'i ikilemde bırakan bir taktik yanı olduğunu söyleyerek, amaçlananın TİP'in ya "oportünizm, revizyonizm, pasifizm"gibi suçlamalarla işçilerin, gençlerin devrimci aydınların gözünden düşürülmesi ya da sosyalistliğini ve devrimciliğini kanıtlamak amacıyla "hesapsız, maceracı yollara" itelenmesi olduğunu belirtti. TİP bu dönemde "hesapsız ve maceracı" yollara girmedi ama "silahımız partimiz" anlayışıyla örgütlü olarak faşist saldılara karşı dimdik durdu, mücadele etti, gerektiğinde kendisini korudu. Ne yazık ki partililer bu kavgada birçok yoldaşlarını yitirdiler.

Bu dönem faşizmin tırmanışına karşı güçbirliği – her ne kadar bazı sorunlar nedeniyle yeteri kadar etkili olamasa da - önemli ölçüde kitle örgütleri düzleminde gerçekleşti. Başta DİSK olmak üzere, gençlik, öğretmen, memur, mimar-mühendis-teknik eleman, sağlık emekçisi, hukukçu, öğretim üyesi örgütleri; kooperatifler, Halkevleri gibi örgütler, ortak mitingler, yürüyüşler örgütlediler ve büyük bir direniş gösterdiler. Türkiye İşçi Partililer çeşitli kitle örgütleri çatısı altında bu eylemlere aktif olarak katıldılar; eylemlerin planlanması ve kotarılmasının her aşamasında görev aldılar. Bazı başarılarına karşın bu dönemde demokratik güçlerin iş ve güçbirliği yönünde olumlu ve kalıcı bir adım da atılamadı.

Türkiye İşçi Partisi de iş ve güçbirliği alanında güven verici ve yapıcı bir çalışma içinde olmasına karşın, tüm parti ve grupları istisnasız etkileyen ve kendisinin de bir parçası olduğu "sol içi yarış"tan ve diğer sol parti ve gruplara göre "belirleyici" bir konuma ulaşma politikalarından çoğu kez olumsuz etkilendi. Bu politikalar, zaman zaman soldaki ortamı iyice zehirleyerek, iş ve eylem birliklerinin kalıcılaşmasını engelledi.

1 Mayıs gösterileri bu birleşik eylemin en kitlesel olanı aynı zamanda da egemen güçleri en fazla rahatsız edeniydi. İstanbul 1 Mayıs (Taksim) alanında yapılan gösteriler işçi-emekçi kitlelerin gücünün, taleplerini dost ve düşmana gösteriyordu. Başarılı, coşkulu, kitlesel 1 Mayıs gösterilerine saldırılar gecikmedi. 1977 yılının 1 Mayıs gösterisinde alanda 500 bin kişi toplanmışken çevreden ateş açıldı toplam 35 kişi öldürüldü.

1978 yılında faşist saldırılar katliam boyutlarına ulaştı ve yaygınlaştı. Seçilmiş kişilere ve hedeflere silahlı saldırılar, bombalamalar, kışkırtmalar birbirini izliyordu. Behice Boran 1978 yılının Mart ayında bu konuda şöyle diyordu: "Şiddet olayları, sayıca çok artmış olmaları bir yana, nitelik açısından da değişme gösteriyor. Bunlar ancak bir iç savaşta görülebilecek türdendir, amatör işi değil, profesyonel işidir."

Hükümetin pek çok ilde sıkıyönetim ilan etmesi ileride cuntanın darbe yapmak bakımından işini kolaylaştıracaktı. 1979 yılına gelindiğinde İstanbul'da 1 Mayıs meydanında kutlamalar yapılması yasaklandı, sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve sokağa çıkanlar için "vur emri" verildi. Bir "yasal tedhiş havası" estirildi. Ancak TİP Genel Başkanı ve 500'e yakın parti üyesi bu yasağa uymayarak uygulanmakta olan anti demokratik baskı politikasını sokağa toplu halde çıkarak protesto ettiler. Bu protesto aynı zamanda Boran'ın sözleriyle ''legal parti olmanın, legalizm demek olmadığının bir göstergesiydi."

Bu dönemde TİP 1978 yılında partili olan ya da olmayan pek çok bilim insanı, uzman, sanatçı ve araştırmacının katkısıyla son derece kapsamlı "Demokratikleşme İçin Plan 78-82" adlı çalışmayı hazırladı ve onu başta kendisi olmak üzere tüm demokratik güçlerin mücadele aracı yapma çabası içinde oldu. Plan çalışması örneğine rastlanmadık bir biçimde muhalefette olan bir parti tarafından kotarılmıştı.

    Planın Merkez Yönetim Kurulu imzalı sunuşunda şöyle deniyordu:

  • Bu plan ülkemizde demokratikleşme sürecinin maddi temellerinin yaratılması için ekonomik alanda ilk adımda gerçekleştirilmesi gereken dönüşümleri ve önlemleri içermektedir.

  • Daha önceki parti belgelerinde ülkemizin emperyalizme bağımlılığının kırılmasını, işbirlikçi tekelci sermayenin ulusal pazarı kontrol altına alan ekonomik gücünün, tekellerin egemenliğinin geriletilmesini, işçi emekçi kitlelerin yaşam düzeylerinin yükseltilmesini ve üretim sürecinin yönetimine etkin bir biçimde katılmalarını öngören dönüşüm ve önlemler gösterilmişti.

  • Demokratikleşme için Plan 78 – 82 ise bu dönüşümlerin, bugünkü ekonomik ve toplumsal koşullar veri alınarak beş yıllık bir dönemde hangi araçlarla, hangi evrelerden geçerek ve hangi somut koşullarda gerçekleşebileceğini ayrıntılarıyla belirlemeyi amaçlamaktadır...

  • Bu belge, Türkiye'nin demokratikleştirilmesi için zorunlu olan maddi temellerin yaratılmasına daha bugünden başlanmasının, yalnız zorunlu değil aynı zamanda mümkün de olduğunu ortaya koymaktadır...

  • Demokratikleşme için Plan, 78 – 82, Türkiye'nin demokratikleşmesinden yana olan, emperyalizme bağımlılığa ve tekelci büyük sermayenin egemenliğine son verilmesinde çıkarları işçi sınıfıyla uyuşan bütün toplumsal ve politik güçlerin ortak mücadelesi için nesnel bir platformun varolduğunu ortaya koymaktadır.

Bu önsöze göre "Planda öngörülenleri, işçi ve emekçilerin ağır bastığı, işçi sınıfı partisinin ortak olarak katıldığı bir iktidar da gerçekleştirebilir; veya, burjuva bir iktidar, nesnel koşulların zorlaması ve işçi emekçi kitlelerle diğer demokratik güçlerin birleşik mücadelesinin baskısıyla bu yönde önlemler almak zorunda kalabilir; planın öngördüğü işlerin bir bölümünü veya birkaçını yapabilir. Her iki halde de esas belirleyici öge sınıfsal politik güçler dengesi olacaktır."

1978 sonrasında Kahraman Maraş katliamının ve sıkıyönetimin ilan edilmesinin ardından TİP ülkede "ikili bir iktidar" yapısının egemen olduğu ve "gizli bir iktidar odağı"nın varlığına ilişkin önemli bir tespit yaptı. Gizli iktidar odağı adım adım bir plan dahilinde ve bilinçli olarak terörü tırmandırıyor, yaygınlaştırıyor ve toplumun kendi sorunlarını demokrasi içinde kendi dinamikleriyle çözmesinin önünü tıkıyor, parlamentoyu çalışamaz ve çözüm üretemez duruma getiriyordu.

12 Eylül askeri faşist darbesi gerçekleştiğinde bu "ikili iktidar" durumunun darbenin başarısı için cunta tarafından yaratıldığı ve terörü bilinçli olarak tırmandıran eylemleri planlayan "gizli iktidar odağı"nın da darbeciler ve onların kullanımındaki kontr-gerilla ve paramiliter güçler olduğu açığa çıkacaktı.

Kürt Halkının Özgürleşmesi İçin

Türkiye İşçi Partisi Kürt sorununu ele alan, egemen güçlerin ve iktidarlarının çok duyarlı olduğu bu konuya ilişkin tabuyu da kırmaya yönelen ilk siyasi parti oldu.

TİP, ilk defa 1963'te, Gaziantep'te yapılan Genel Yönetim Kurulu Toplantısı'nın halka açık bölümünde Genel Başkan Mehmet Ali Aybar'ın ağzından Kürt sorununu dile getirerek ülkenin gündemine soktu. Aybar şöyle diyordu: "Bir büyük meselemiz daha var: Doğu ve güneydoğu illerimizde daha çok Kürtçe ve Arapça konuşan ve Alevi mezhebinden milyonlarca vatandaşımız yaşıyor. Bunun doğurduğu çetin meselelerle karşı karşıyayız. Ulusal menfaatlerimize en uygun, en insanca çözüm yollarını bulmak, ihmal edilmeyecek bir yurt vazifesidir." Aybar, konuşmasında Anayasa'nın 12. Maddesine karşın yurttaşlar arasında ayrım yapıldığını belirtiyordu. M. Ali Aybar çok partili yaşama geçtiğimiz tarihten itibaren geçen 20 yıl içinde, "Kürt" sözcüğünü ilk defa kullanan ve Kürtleri hedef alan bölücü, ayrımcı ve baskıcı devlet politikalarını eleştiren ilk siyasi parti lideridir.

TİP bu karar doğrultusunda "Faşizme Hayır" kampanyası için hazırlanmış olan bildirilerde de ırkçı ve şoven baskılara karşı çıktı.

KÜRT SORUNU 19.2.2011 Yalçın Doğan
Günümüzde hâlâ çözüm bekleyen Kürt Sorunu enine boyuna yine TİP ile siyasal hayatımızdaki yerini alıyor.
1963'te Mehmet Ali Aybar Gaziantep'te partisinin toplantısında, resmi söylem dışında, sorunu ilk kez açıyor. Etnik, kültürel ve ekonomik çözüm gerektiğini söylüyor.
Bu sözleri bugün söylemek kolay. Bundan elli yıl önce, Kürt lafını ağza almanın suç sayıldığı, Kürtçenin yasak olduğu bir ortamda, Kürtlerin demokratik haklarından
söz edebilmek, her babayiğitin harcı değil.
Çoğulcu demokrasi, insan haklarına saygılı, devlet karşısında bireyi koruyan siyasal yapı, hukukun üstünlüğü TİP'in hedeflediği temel amaçlar. Her fırsatta bunlar için mücadele ediyor. Sonraki kuşaklar bu mirası devralıyor.
Pek çok dersin yanı sıra, TİP'ten bugüne kalan iki ana ders var:
- Sağda ve solda partiler, siyasal yelpazede kendilerine bu miras üzerinden yer arıyor.
- 15 kişi ile Mecliste güçlü bir iktidara karşı nasıl muhalefet edilebilir, bunu gösteriyor. TİP'intarihini okuyun, muhalefet dersleri zengin örneklerle dolu.
TİP tarihi derken, Behice Boran'ı saygıyla anmak elbette bir görev.

Parti 1964'te kabul edilen Programına "Doğu sorunu" başlığıyla bir bölüm de koymuştu. O zamana kadar Doğu'da yalnızca bir bölgesel kalkınma sorunu olduğu varsayılıyordu. Oysa TİP 1964 programıyla birlikte durumun böyle olmadığını, orada Kürtçe konuşan, Arapça konuşan yurttaşların var olduğunu açık ve net olarak belirtti. TİP 1966'daki ikinci ve 1968'deki üçüncü kaongre kararlarında da bu soruna yer verdi. İlk yıllarda Kürt Sorunu'nun "Doğu Sorunu" olarak dillendirilmesi o günkü siyasal koşulların gerekli kıldığı bir zorunluluktu. Bu, partinin bir kazaya uğramadan varlığını korumak için göstermesi gereken duyarlılığın bir gereğiydi. Daha sonraki yıllarda parti bu sorunu adını açıkça telaffuz etmeye başladı.

1967 yılında Doğu ve Güneydoğu illerindeki TİP yöneticilerinin öncülük ettikleri ve TİP milletvekillerinin katıldıkları bir dizi "Doğu Mitingi" yapıldı. Yıl boyunca çeşitli il ve ilçelerde yapılan bu mitinglerde Kürtlerin demokratik, sosyal ve kültürel hakları dile getirildi ve anayasanın öngördüğü eşit haklı vatandaşlık kavramının yaşama geçirilmesi istendi. "Doğu Mitingleri" Kürtler üzerindeki baskı rejiminin yarattığı korku atmosferinin dağıtılması bakımından önemli bir işleve sahip oldu.

Bu mitinglere katılan Boran, 1968'de, gözlemlerini şöyle dile getirdi: "Benim görebildiğim kadarıyla bugün doğu ve güneydoğudaki halk ve aydın tabaka indinde manevi baskı ve eziyet yani ayrı bir yurttaş kategorisiymiş gibi muamele görme, ana dili başka olduğu için suçlanma, horlanma ve dilini serbestçe kullanamama durumu yoksulluktan, geçim sıkıntısından da daha ağır basmaktadır ya da ona eşittir".

Kürt sorunu hakkında parti çizgisine yakın EMEK Dergisi'nde de pek çok yazı yazıldı. Bu sorununun çözümü konusunda TİP'in geliştirdiği düşünce ve öneriler bir bütün olarak partinin 29-31 Ekim 1970 tarihli 4. Büyük Kongresi'nde alınan kararla somutlandı.

    Bu kararla:
  • "Türkiye'nin doğusunda Kürt halkının yaşamakta olduğu",

  • "Kürt halkı üzerinde baskı, terör ve asimilasyon politikalarının uygulana geldiği",

  • "Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve istemlerini gerçekleştirmek yolundaki mücadelesi"nin parti tarafından desteklendiği,

  • "Kürt halkına karşı uygulanan ırkçı-milliyetçi burjuva ideolojisinin partililer, sosyalistler ve bütün işçi ve emekçi yığınlar arasında yerle bir edilmesini sağlamanın, partinin ideolojik mücadelesinin temel ve devamlı" konusu olduğu,

  • Kürt halkının mücadelesi ile işçi sınıfının sosyalist devrim için mücadelesinin tek bir devrimci dalga halinde bütünleştirilmesi gerektiği
    ilan ediliyordu.

Bu karar, daha önce de değinildiği gibi, 12 Mart döneminde partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının gerekçesi oldu.

TİP 1975 kuruluşundan sonra Kürt sorunu konusunda söz söylerken daha önce bu nedenle kapatıldığı için oldukça temkinli davrandı, bu nedenle temel belgelerinde Kürt sorunu konusunda yazılanlar eksik kaldı. Bununla birlikte programda yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi konusunda belediye başkanı-vali ayrımının kaldırılıp seçilmiş ve görevden alınabilir tek yönetici olması önerildi. İkinci öneri ise yasal bölgesel yönetimlerin oluşturulmasıdır. Öte yandan TİP yönetimi bu dönemde Kürt halkı üzerindeki ırkçı, şoven, baskıcı ve asimilasyoncu politikalara kararlı bir biçimde karşı çıkmaktan ve "demokratik özgürlük", "idari mekanizmanın demokratikleştirilmesi" ve "halkın denetim altına" sokulması talebinde bulunmaktan geri durmadı.

Tarık Ziya Ekinci'nin sözleriyle:
"Türkiye İşçi Partisi, Kürtleri hedef alan ret ve inkâr politikasına karşı çıkan Kürt küçük burjuva aydınlarının öncülük ettikleri bugünkü modern ulusal demokratik hareketin gelişmesinde, bilinçli ve örgütlü güç haline gelmesinde öncülük etmiş önemli bir siyasal kuruluştur."

12 Eylül darbesinden sonra gizlilik koşullarında çalışmaya başlayan TİP parti belgelerinde bu konuda yasal kısıtlar nedeniyle yazılamayan ve eksik kalan düşüncelere de açıkça yer verdi. Partinin "Kürt halkının kendi kaderinin özgürce belirleme hakkını" ve "eşitlik, kardeşlik, özgürlük temelinde gönüllü bir birliği ve bölgesel özerkliği" savunduğu; "Kürt ve Türk halklarının ulusal ve toplumsal kurtuluş yolunda" birliğinin "proletarya enternasyonalizmi ilkeleri ve gönüllülük temelinde yükselebileceğine" olan inancı belirtildi.

"Boran, 70'lerde Kürt halkı üzerinde terör ve asimilasyon politikasının uygulandığına dikkat çeken açıklamalar yapar. Ona göre, sınıfsal olarak bölge kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasına ek olarak, ekonomik ve sosyal olarak ihmal edilmiştir. Boran Kürt meselesiyle ilgili pek çok şey söyler, ama bugün için en önemlsi onun da Anayasal Vatandaşlık hakkını savunmuş olmasıdır. " (Müslüm Yücel, Abdullah Öcalan, Amara'dan İmralı'ya, sa.256)

Emperyalizme Karşı Bağımsız Türkiye İçin

1965 yılında Türkiye İşçi Partisi'nin seçim bildirgesinin ilk cümleleri şöyleydi:

" Milli kurtuluş Savaşımızı zafere ulaştırdıktan 43 yıl sonra istiklalimizi, bağımsızlığımızı yeniden kazanmak zorundayız. Yardım bahanesiyle gelen Amerika 1947'den beri yurdumuza adım adım yerleşmiştir. Vatan topraklarının 35 milyon metrekaresi Amerikan işgalindedir. Bu üslere Türk polisi, Türk hakimi, Türk komutanı, hatta Türk bakanı giremez. Bu üsler Türk toprakları üzerinde Amerikan bayrağının dalgalandığı birer küçük Amerika'dır. Önce yardım heyetleri olarak başkentimize yerleştiler. Şimdi her Bakanlıkta uzmanları var. Bunlar Amerikan hükümetinin uzman adı altında iş gören ajanlarıdır. Amerikalılar her işimizi bilirler. Bilmekle kalmazlar, bizi istedikleri yola sürüklemek için gerekirse baskı da yaparlar."

M. Ali Aybar bu konuyu radyo konuşmasında da işledi. 1965 seçimlerinden kısa süre sonra, Süleyman Demirel hükümetinin programı görüşülürken Meclis kürsüsünden şu sözleri söyledi:

"Bu üslerden havalanacak uçaklar, füzeler bizim haberimiz olmadan, Büyük Millet Meclisi'nin onayı alınmadan, yurdumuzu her an vahim tehlikelerle karşı karşıya bırakabilir."

Türkiye İşçi Partisi o güne kadar hükümetin bile tam olarak vakıf olmadığı, TBMM'den, kamuoyundan titizlikle gizlenen, bağımsızlığımızla asla bağdaşmayacak ABD ile "ikili anlaşmalar" konusunu 1965 seçimlerinde ve sonrasında gümbür gümbür gündeme getirince ülke bu gündem ile sarsıldı.

Emperyalizm sorununu, ABD emperyalizmine bağımlılık konusunu ilk defa bütün çıplaklığı ve ayrıntılarıyla ortaya seren, emperyalizme karşı mücadeleyi –hedefin Amerikan emperyalizmi olduğunu da ilk günden belirterek– başlatan siyasi parti TİP oldu. NATO, hangi silahlara sahip olduğu ve ne için kullanıldığı bile bilinmeyen askeri üsler, egemenlik haklarımızı zedeleyen ikili anlaşmalar, yabancı sermaye ve şirketler, petrol sorunu, 6. Filo, Ortak Pazar konuları bu mücadelenin birer parçası olarak kamuoyuna mal edildi. Burjuva partilerinin "dış politikada hepimiz beraberiz" safsatalarına TİP karşı çıktı, bu alanın da sınıfsal, demokratik, bağımsızlıkçı yönleri olduğunu gösterdi. Barışçı ve bağlantısız bir dış politikayı savundu.

İlk defa Türkiye İşçi Partisi, Türkiye'nin yeniden emperyalizmin ağı içine düştüğünü kanıtlarıyla gösterdi; Amerika'nın, NATO'nun, ikili anlaşmaların, yabancı üs ve tesislerin Türkiye'nin bağımsızlığını ve güvenliğini koruduğu yalanını temelden çürüttü. NATO'nun bize otomatik bir koruma sağlamadığını, herhangi bir saldırı durumunda illa da silahlı yardım yapmayacağını, yardımın şeklinin değişebileceğini ısrarla vurguladı. Bu konuları kamuoyunu sarsacak, uyandıracak, tepki göstermeye yöneltecek şekilde cesaret ve ısrarla işledi.

Türkiye kapitalizminin emperyalizmin politik, ekonomik, askeri baskı ve sömürüsü altında olduğu; emperyalizmin ülkemizi yalnız politik ve askeri çıkarlarına bağımlı tutmadığı, aynı zamanda ağır bir ekonomik baskı ve sömürü anlamına geldiği ve uluslararası tekellerin, IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşların emperyalizme bağımlılık boyunduruğunu boynumuza taktığı gerçeği de TİP tarafından ısrarla vurgulandı. Büyük sermayenin emperyalist tekellerle ortaklaşa Türkiye sanayiinin yapısını belirlediği, bağımlılığı derinleştirdiği, yaygın olarak TİP tarafından dile getiren bir konu oldu. TİP'e göre emperyalizme askeri, politik, ekonomik, kültürel bakımdan bağımlılık onun bir "iç olgu" haline gelmesi sonucunu yaratmıştı ve anti emperyalist mücadele "anti-kapitalist" bir içerik taşımalı, "ulusal" düzeyde değil, "sınıfsal" düzeyde, ilerici aydınlar ve gençlik ile birlikte emekçi tabanlı bir hareket olarak yürümeliydi.

TİP 1968'in ilk aylarında iki ay süren bir "NATO'ya Hayır" kampanyası yürüttü. Kampanya öğretim üyelerinden ve gençlerden de büyük destek buldu.

Türkiye İşçi Partisi 1977'de de "NATO'ya Hayır" kampanyaları açtı, bu sorunu ülke gündemine taşıdı, değişik çevrelerde, örgütlerde, toplumun geniş kesimlerinde bağımsızlıkçı bilincin gelişmesine ve direniş hareketlerinin ortaya çıkmasına katkıda bulundu.

TİP'e göre emperyalizm kendi nüfuz alanındaki ülkelerin demokratikleşmesine kesinlikle karşıdır. "Bu bakımdan bağımsızlık, demokrasi ve giderek sosyalizm sorununun" birbirleriyle sıkı sıkıya bağımlı olduğu gerçeğinin ısrarla vurgulanması TİP'in ayırt edici özelliklerinden birisiydi.

Faşizme Karşı Mücadele

12 Eylül askeri faşist darbesine karşı gizlilik koşullarında sekiz yıl boyunca verilmiş olan mücadele Türkiye İşçi Partililerin onur duyacağı bir başka mücadeledir.

TİP 12 Eylül askeri-faşist darbesine stratejik yönden hazırlıksız yakalanmadı. Türkiye İşçi Partisi'nin 12 Eylül'den hemen sonra gizlilik koşullarında çalışmaya koyulması partinin 1979 yılında yapmış olduğu yasal dönemin son kongresinde alınan ''her hal ve şartta çalışma'' kararının bir sonucudur. Bu karar ile kongre parti çalışmalarının herhangi bir askeri faşist darbe sonucunda kesintiye uğraması gibi bir olasılığı ortadan kaldırmak istedi ve parti yönetimine bu yönde talimat verdi.,

Darbe öncesinde Türkiye İşçi Partisi parti içinde yürütülmüş olan genel tartışmanın ardından Merkez Yönetim Kurulu'nun almış olduğu Tek Parti Tek Cephe başlığını taşıyan karar ile işbirliği-güçbirliği-faşizme karşı mücadele-demokrasi cephesi gibi konuları kapsayan bir ideolojik-politik çerçeve çizmişti.

Darbe geldiğinde TİP kendisini faşist cuntayla mücadelede anti-faşist özellikler taşıyan parti, grup ya da kişilerin olabilecek en geniş cephede buluşmasını sağlamakla ve bunun için de ayrılık noktalarını değil birleşme noktalarını öne çıkartmakla yükümlü saydı: "Bir anti-faşist, demokrasi cephesinde siyasi örgütlerden, ekonomik-demokratik mücadele veren çeşitli kitle örgütlerine, gruplara, kişilere kadar herkesin yeri olduğu açıktır."

Öte yandan parti kendisiyle aynı bilimsel sosyalist platformda olarak kabul ettiği partilerle, yani TKP ve TSİP ile politik birlik görevini de önüne koymaktaydı. Bu görev de açık ve net bir görevdi.

TİP yönetimi 1979 yılında alınmış olan "her hal ve şartta mücadele" kararına uygun bir örgütsel hazırlık çalışmasını gerektiği gibi yapamadı. Bunun en önemli nedeni de parti yönetimi içinde başlamış ve Tek Parti Tek Cephe kararlarıyla sonuçlandırılmış olan tartışmanın merkez yönetiminde bir ayrışma yaratmasıydı. Bu ayrışma merkez organının üçte birini etkiliyordu. Sorunun çözümü için birbiri ardına yapılan toplantılar parti merkezini atalete sürüklemiş, boğmuş durumdaydı. Boran'ın aylar boyunca toplantı üzerine toplantı yaparak parti merkezindeki birliği koruma çabaları sonuçsuz kaldı.

Darbe parti yönetimi için beklenmedik bir şey değildi; parti belgelerinde bu olasılığın dikkate alındığı görülür. Ancak yasal çalışmakta olan ve kilit kadroları devlet tarafından bilinen bir partinin günü geldiğinde tek bir kararla aniden gizli çalışmaya geçmesi son derece zor bir iştir. Türkiye İşçi Partisi yaşadığı bütün zorluklara karşın bu zor görevi başarmıştır. Bu noktada denilebilir ki " faşist yönetim, TİP'in de üstüne her zaman gizlilik koşullarında çalışan diğer örgütlere olduğu gibi 12 Eylül'ün ilk zamanlarından itibaren kapsamlı bir şiddetle gelseydi, böyle bir başarıdan söz edilemezdi." Bu düşüncede doğruluk payı olmakla birlikte, TİP'in kendi gerçeğinin onun hanesine artı olarak yazılması gereği unutulmamalıdır; her zaman açık siyaset yapmayı tercih etmiş olan TİP gizlilik koşullarında çalışmasını da yasal çalışma döneminin birikimiyle ve kazançlarıyla harmanlayarak bir avantaja dönüştürmeyi bilmiştir.

Parti yönetimi ilk günden başlayarak darbeyi "askeri faşist bir darbe" olarak nitelendirdi. Partinin bu nitelendirilmesi Çark Başak'ın yeni dönemin 2. sayısında yer aldı. Yasal dönemin bütün örgüt yapıları yeniden oluşturulmak üzere feshedildi. Kongre kararının gereği olarak MYK tarafından gizlilik koşullarında partiyi yeniden örgütleme görevi verilen Genel Başkan Boran tarafından gizlilik koşullarında görev yapacak Politik Büro oluşturuldu ve PB yukarıdan aşağıya örgütü yeniden oluşturmaya başladı. Başta Genel Başkan Boran ve Genel Sekreter Sargın olmak üzere dört PB üyesi yurt dışına çıktı. Yurt içinde kalan PB üyeleriyle birlikte görev yapmak üzere bir Yürütme Kurulu oluşturuldu. TİP Merkez Komitesi'nin çoğunluğu yurt içinde, PB'nun çoğunluğu ıse yurt dışında faaliyet gösteriyordu.

Yeni koşullara uygun olarak parti politikasının ana hatlarını "Eylem Platformu ve Yenilenme" belgesinde ortaya koydu.

Türkiye İşçi Partisi'ne göre:
  • Darbe esas olarak, işçi sınıfına, Kürt ulusal hareketine ve demokratik yurtsever güçlere yönelmişti.
  • Darbe aynı zamanda küçük bir azınlığın dışındaki burjuva kesimlere yönelmiş bir işbirlikçi tekelci sermaye saldırısıydı. Cuntanın isteği, bu kesimleri kendisiyle politik uzlaşmaya zorlamak ve bağımlı kılmaktı.
  • Darbe emperyalizmin özellikle ABD'nin tam desteği ve yardımıyla gerçekleşmiş, orduyu bir bütün olarak işin içine sokmayı esas alarak planlanmıştı.
  • Darbe ekonomik, siyasal yapıda köklü, gerici değişiklikler yapmayı, devlet yapısını gerici temellerde yeniden düzenlemeyi, askeri açıdan emperyalizme daha da bağlanmayı, apolitik, kültürsüzleştirilmiş ve yeni ekonomik yapıya uyum sağlayacak yeni bir insan tipi yaratmayı hedef almaktaydı.
Türkiye İşçi Partisi'nin 8. Kongre Belgeleri

12 Eylül'den hemen sonra (Ekim 1980) gizlilik koşullarında yayımlanan parti merkez yayın organı Çark Başak'ın ikinci sayısında, 12 Eylül faşist diktatörlüğüne karşı acil görev şöyle anlatılıyordu: ''Acil demokratik görev… askeri diktatörlüğe karşı direnen ve faşizmden yana olmayan güçlerin ve politik akımların ortak iktidarını kurmak olarak beliriyor."

Tek Parti Tek Cephe adlı MYK kararında şöyle bir karar alınmıştı: 'Anti-faşist kültür ve sanat adamları ve bunların örgütleri, sanat kuruluşları, demokratik güçlerin, özgürlüğün sadık ve etkin bir gücüdür. Demokrasi cephesinin oluşturulmasında ve çalışmalarının yürütülmesinde bu önemli grubun yaratıcı katkılarının mümkün olan en geniş ölçüde sağlanması başlıca sorunlardan biridir...Bu alanda anti-faşist kültür ve sanat adamlarının, onların örgütlerinin güçlerini birleştirerek uğraş vermeleri, mücadeleyi yükseltecek platformları oluşturmaları gerekmektedir.

12 Eylül'ün hemen ardından partinin işe başladığı alanlardan birisi kültür-sanat-bilim alanı oldu ve hiçbir demokrasi yanlısı aydını dışlamadan, cuntaya karşı çıkan bütün bilim, sanat ve düşün insanlarını ayrımsız kapsayacak, en güçlü ortak sesin çıkartılmasına ve her bakımdan ortak çalışılmasına olanak verecek aylık bir derginin çıkartılmasına karar verildi. 1 Ocak 1981'de cuntaya karşı aydınların ortak platformu olarak Bilim ve Sanat Dergisi çıkmaya başlamıştı. Bilim ve Sanat Dergisi'ne TİP tarafından ilk ivme verilmişti, ancak dergi daha sonra partiden bütünüyle bağımsız bir biçimde (partinin desteğini daima sürdürdüğü) aydınların ortak platformu olarak 99 sayı çıkmaya devam etti. Dergide bine yakın aydının yazısı yayımlandı, dergi aydınların ortak bir dayanışma, iletişim, direniş odağı haline geldi; kısa zamanda yüzlerce aydının güçlerini birleştirdiği bir mevzi oldu.

TİP üye ve taraftarları tarafından yurt dışında kurulan Demokrasi İçin Birlik hareketi cuntaya karşı daha da geliştirildi, parti yurt dışındaki dayanışma, güçbirliği ve cephe faaliyetlerine düzenli katıldı. TİP'in de içinde olduğu altı sol parti tarafından Sol Birlik kuruldu, çalışmalarını uzun bir süre devam ettirdi ve kendi yayın organını da çıkartmaya başladı. Ne var ki yurt dışında başlayan Sol Birlik çalışmaları yurt içine taşınamadı.

Merkez Yayın organı Çark Başak düzenli aralıklarla olmasa bile yurt içinde çoğaltıldı ve dağıtıldı.

Pek çok gençlik örgütünün tersine Genç Öncü partinin yaptıklarının aynısını yaparak örgütsel varlığını ve çalışmalarını gizlilik koşullarında sürdürdü. Pek çok genç yoldaşın partide görev alması nedeniyle Genç Öncü'de ilk başlarda bir daralma yaşanmasına karşın örgüt başarıyla örgütsel faaliyetine devam etti. Kültür sanat alanına yönelik olarak çıkan Yarın Dergisi büyük başarı gösterdi, genç ozanları, yazarları, edebiyatçıları çevresine topladı. 1984 yılından sonra da eski özelliğini kısmen sürdürmekle birlikte örgütlenen üniversiteli gençlerin sesi ve birleştirici gücü oldu.

1985 Mart ayından itibaren Gün dergisi yayına başladı; dergi işçi sınıfının öncü unsurları tarafından izlenen, sol birlik ve faşizme karşı mücadele konularında parti politikasını yansıtan yazıları içeren, geniş ölçüde takip edilen bir dergi olma başarısını gösterdi. Aynı günlerde yayınların dağıtımına yönelik bir işletme de devreye girdi.

Tarihsel koşullar Türkiye İşçi Partisi ile Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) iki ayrı kol halinde gelişmesine yol açmıştı. İki parti uzun süre ayrı mücadele ettikten sonra birleşmenin ve tekleşmenin tek yol olduğu sonucuna vardılar. Türkiye sol hareketinin tarihinde iki işçi sınıfı partisinin birleşmesine ilişkin bir örnek de yoktu. TİP birlik politikasına samimiyetle bağlı kaldı, birlik için uzun ve yapıcı görüşmeler yapıldı.

TİP Genel Başkanı Behice Boran "bu toplantıya katılırsan ölebilirsin" diyen doktoruna rağmen, yıllardır uğruna mücadele ettiği birlik çalışmasının vardığı olumlu sonucu açıklama toplantısında bulunmak istedi, birlik için son bir katkıda bulundu ve yaşamını yitirdi.

.Behice Boran "bu toplantıya katılırsan ölebilirsin" diyen doktoruna rağmen, yıllardır uğruna mücadele ettiği birlik çalışmasının vardığı olumlu sonucu açıklama toplantısında bulunmak istedi, birlik için son bir katkıda bulundu ve yaşamını yitirdi.

1988 yılının Mayıs ayında yapılan TİP ve TKP kongreleri birleşme kararını onayladılar ve kendilerini feshettiler ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) kongresi ile TBKP saflarında buluştular.

Behice Boran'ın cenazesinin Türkiye'ye gelişinde kitlesel katılım örgütlendi. O kadar etkili oldu ki, TİP ve TKP Genel sekreterleri dönüş değerlendirmesinde bunu da dikkate aldılar.

Enternasyonalizm

Sosyalist aydınların 1962 yılında partiye girişlerinden sonra, anti-demokratik yasalar, baskı ve uygulamalar karşısında sosyalist terminolojiyi adım adım kullanabilen, var olan engelleri-sınırları aştıkça kendi bilimsel sosyalist niteliğini geliştirerek açıklayabilen Türkiye İşçi Partisi enternasyonalizm konusunda da böyle bir süreç yaşadı.

Ülkemizin ABD ve NATO'nun güdümünde bir ileri karakol durumuna getirilmesine karşı çıkan ve bağımsızlık için mücadele eden TİP, ulusal egemenlikleri ve bağımsızlıkları için mücadele eden, hatta emperyalist ülkelerle sıcak savaş içinde olan ülkelerin ve mazlum halkların yanında oldu.

1964 programında şöyle deniliyordu: Türkiye İşçi Partisi, "Bağımsızlığı ve eşitliği bütün milletler ve halklar için birer temel hak olarak görür. Varlığının bilincine varmış her millet için, kendi kaderini bizzat kendisinin tayin etmesi en tabii bir haktır. Türkiye'nin bağımsızlığını ve egemenlik haklarını nasıl kıskançlıkla koruyorsa, başka milletlerin bağımsızlığı ve egemenlik hakları karşısında da öylece saygılıdır. Sömürge halklarının, bağımlı milletlerin milli kurtuluş hareketleri'ni barışçı yoldan bütün gücü ile destekler…Emperyalizme ve sömürgeciliğe kesinlikle karşıdır."

Amerika'nın Vietnam'a asker gönderdiği yıllarda, 1966 yılında Nobel ödülü sahibi İngiliz filozof Bertrand Russell ile Fransız filozof ve yazar Jean Paul Sartre tarafından ABD'nin dış politikasını ve Vietnam'a askeri müdahalesini araştırmak ve yargılamak üzere kurulan Russell Mahkemesi'ne TİP Genel Başkanı M. Ali Aybar da 1967 yılında üye olarak çağrıldı. Genel Başkan Aybar Vietnam'a incelemeler için giden heyette de yer aldı. ABD'nin savaş suçlusu olarak mahkûm edildiği mahkemede etkin bir rol oynadı.

1968 yılının Nisan ayında Roma'da "Akdeniz İlerici Partiler Konferansı" yapıldı; Türkiye'den konferansa yalnızca TİP çağrıldı ve konferansa TİP adına Sadun Aren ve Rıza Kuas katıldı. Türkiye İşçi Partisi Akdeniz'e komşu 12 ülkeden, aralarında İtalyan, Fransız, İspanyol, Yunanistan, Suriye ve Kıbrıs Komünist Partilerinin de olduğu 17 partinin desteklediği konferansa katıldığı için hükümet kanadından ve anti-komünist çevrelerden yoğun saldırıya uğradı. Bu saldırılara "Akdeniz'i emperyalist üsler ve müdahalelerden arındırmak ve böylece Akdeniz'i bir barış gölü haline getirmek hedefini güttüğü[nü]" bu nedenle, toplantının "mahzurlu olmak şöyle dursun, memleketimiz için yararlı" olduğu yanıtını verdi. Parti, konferansa katılımının çevresinde kopartılan fırtınayı uzunca bir süre göğüslemek durumunda kaldı.

1968 yılında Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı'nın diğer üyelerinin Çekoslavakya'ya askeri müdahalesinin değerlendirilmesi konusunda parti yönetim kademesinde farklılık baş gösterdi. Parti Genel Başkanı M. Ali Aybar Sovyetler Birliği'ni sert bir biçimde eleştirdi; bir büyük devlet alışkanlığıyla hareket etmekle suçladı. Aybar "Ne Amerika Ne Rusya " sloganı ile bu iki devlet arasında neredeyse özdeşlik kurarken, Behice Boran Sovyetler Birliği'ni bu müdahale nedeniyle enine boyuna eleştirmekle birlikte, bunu diğer uca savrulmadan, sosyalistler için temel çelişkinin ne olduğunun bilincinde olarak, enternasyonalizme özen gösteren bir bakışla yaptı.

Nitekim Behice Boran 1969 yılında şunları yazacaktı: "Sosyalistler için temel çelişki kapitalizm-sosyalizm çelişkisi ve mücadelesidir. Emperyalizmin sömürü ağı içinde ve ekonomik, politik, askeri, baskısı altında olan Türkiye sosyalistleri için ise öncelikle böyledir. Sosyalist ülkeler arasındaki ilişkilerde uygulanan olumsuz ve onaylamadığım politika ve davranışlar üzerinde yaptığım hiçbir eleştiri bu temel sorunu ikinci plana atamaz."

1970 yılının Ekim ayında 4. Büyük Kongre'de Boran, emperyalizm aşamasındaki kapitalist dünyanın " işçi sınıfı hareketini, az gelişmiş memleketlerin milli kurtuluş hareketlerini ve sosyalist dünya sistemini parçalamak, yok etmek, onunla savaşmak, mücadele etmek için birleşmiş" olduğuna dikkat çekerek, elbette ki Türkiye İşçi Partisi'nin "sosyalist dünyanın ve sosyalist işçi partilerinin birleşmesi (dayanışması) taraftarı" olduğunu açıkladı.

1975 yılında Türkiye İşçi Partisi yeniden kurulurken parti programında şu ifadeler yer alıyordu: "Türkiye'de bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm hareketi de dünyadaki bu oluşum ve hareketlerin bir parçasıdır ve ondan soyutlanamaz. Bu gerçeği göz önünde tutan Türkiye İşçi Partisi, dünya sosyalizmindeki gelişmeleri, işçi sınıfı hareketindeki ilerlemeleri, antiemperyalist bağımsızlık mücadelelerindeki başarıları yakından izler, olumlu karşılar; bu oluşum ve hareketlerle kardeşçe dayanışmayı öngörür."

TİP'e göre, kapitalizm nasıl dünya çapında örgütlenerek çok uluslu şirketler, askeri ve sivil kurumlar aracılığıyla dünyadaki azgelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler üzerinde hegemonya kurmaya çalışıyorsa, karşısında da uluslararası işçi sınıfı hareketi, dünya sosyalist sistemi ve demokratik, ilerici hareketler daima ona karşı etkin bir mücadele verecektir. Enternasyonalizm bu dayanışmanın adıdır. Ayrıca Boran'a göre "işçi sınıfı hareketi özünde enternasyonaldir", "…enternasyonal bir örgüt ve merkez bulunmayışı proleter enternasyonalizminin önemini yitirdiği anlamına gelmez."

Daha sonraki yıllarda enternasyonalizm konusu TİP belgelerinde ve politikasında çok daha açık ifadelerle dile getirilmeye başlandı. Bu bakımdan Behice Boran'ın yazıları ve konuşmalarının özel bir önemi vardır.

Başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalist ülkelerin ve emperyalizme karşı savaşan güçlerin saygınlığının artmasının yanısıra ülkemizde sosyalistlerin mücadelesinin güçlenmesi, giderek enternasyonalizm ve enternasyonalist dayanışma konusunu da bir tabu olmaktan çıkardı.

Ekim 1977 yılında Büyük Ekim Devrimi'nin 60. Yıldönümü törenlerine katılmak için SSCB'ne davet edilen Behice Boran hareketinden önce Türkiye- Sovyetler Birliği ilişkileri konusunda şöyle diyecekti: "Sovyetler Birliği ve genellikle sosyalist dünya ile eşitlik içinde ve karşılıklı iyi niyet ve saygıya dayanan ilişkiler geliştikçe Türkiye'nin emperyalizme bağımlı olmaktan kurtulması olanakları oluşacaktır."

TİP, 1978'de faşizme karşı mücadele eden Şili halkıyla dayanışmak ve kamuoyunu Şili'de olan biten konusunda aydınlatmak için "Şili Halkıyla Dayanışma Geceleri" düzenledi. Toplantılara Şili'li antifaşist sanatçılar da katıldılar. İstanbul'daki toplantıda Behice Boran konuşmasında "Faşizme ve emperyalizme karşı halkların, işçi sınıfının, emekçi kitlelerin verdiği mücadele de tek ve bütündür" dedi." Durumdan rahatsız olan iktidar sanatçıları sınır dışı etti, Ankara toplantısını yasakladı.

Uluslararası dayanışmaya yaşamı boyunca titizlik gösteren Türkiye İşçi Partisi, devrimci politikasını oluştururken her dönem uluslararası durumun ve ülkenin somut durumunun somut analizinden hareket etti. TİP Genel Başkanı Boran'a göre "…işçi sınıfı hareketinin uluslararası niteliği bu hareketin her ülkedeki ulusal niteliğini reddetmez, dışlamaz. Tam tersine, dünya işçi sınıfı hareketine katkıda bulunabilmenin temel şartı, her işçi sınıfının kendi ülkesinde güçlü olmasına; politik, ideolojik ve ekonomik mücadelesini geliştirip yükseltmesine; diğer emekçi sınıflarla ittifak oluşturup tüm ilerici, demokratik, yurtsever güçlerin dayanışma ve birliğini işçi sınıfı öncülüğünde gerçekleşmesine bağlıdır."

Yine TİP'e göre ortak bir düşmana karşı mücadele eden hareketler her toplumun kendi özelliklerine ve tarihsel gelişme şartlarına göre biçimlenir ve gelişir. Bu bakımdan "çeşitlidir".. Ulusal farkları öne çıkartarak "tekillik" iddiası ne kadar sorunluysa, "aktarmacılık, nakilcilik" de aynı biçimde sorunludur.

TİP'in çizgisini Behice Boran veciz biçimde şöyle özetler: "Şüphesiz enternasyonalizm, proleter enternasyonalizmi açısından uluslararası strateji ve taktiklere uymak gibi bir sorun vardır. Ama uluslararası taktik ve sorunlara ve uluslararası hareketin diğer konularına ne gibi bir tavırla yaklaşılır sorunu da vardır...Uluslararası taktiklere, stratejiye uymak demek, bu konularda yazılmış olan kitaplarda söylenenlere kelimesi kelimesine uyulması, adeta, programın bu literatürden bir aktarma haline getirilmesi demek değildir. Programlar yapılırken, asla gözden kaçırılmaması gereken temel sorun, temel nokta şudur: Devrimci teorisiz devrim olmaz. Ama bir ülkeye ilişkin devrim teorisi ve uygulaması, o ülkenin somut koşullarının somut tahlili neticesinde elde edilir. Bu temel kuraldır. Aktarmacılığa, şablonculuğa kesinlikle imkân vermeyen, imkân tanımayan temel bir kuraldır."

Mihail Gorbaçov'un Genel Sekreter olmasından sonra Sovyetler Birliği'nde yaşama geçirilmeye çalışılan "açıklık" ve "yeniden yapılanma" politikalarını Türkiye İşçi Partisi de dikkatle izledi. Bunun nedenini Behice Boran'ın 1968 yılında yazdığı şu sözlerde bulmak olanaklıdır:

Sosyalist dünyada "beliren ayrılıklar, çatışmalar ve tartışmalar kanaatimce bir çözülme ve gerileme işareti değil, sosyalizmin teoride ve pratikte değişik toplum şartlarına, yeni toplumsal gelişmelere intibak ettirilmesi, yenileştirilmesi ve geliştirilmesi alametleridir. Sosyalist ülkeler geriye, kapitalizme doğru bir dönüşe yol açmadan yeni şartlara intibak işini başarabilirlerse, sosyalist demokrasiyi geliştirebilirlerse, sosyalizm çok önemli bir aşama yapmış, yeni gelişme yolları hızla açılmış olacaktır." (Boran, Türkiye ve Sosyalizm Sorunları, sa.332)

Barış Mücadelesi

Emperyalizm İkinci Dünya Savaşı'nın ardından savaş kışkırtıcılığından, savaşı körüklemekten hiç vazgeçmedi. Emperyalist ülkelerdeki silah sanayii de bu kışkırtıcılığın tam göbeğinde yer aldı. Türkiye İşçi Partisi'nin faaliyette olduğu yıllarda emperyalist ülkeler bir yandan Kore, Vietnam savaşları gibi yerel savaşları körüklerken, diğer yandan da nükleer silahlanma yarışını tırmandırdı. Sovyetler Birliği ve sosyalist sistem ise "barış içinde bir arada yaşama" politikası izliyor ve silahsızlanmayı savunuyordu. Dünyada ABD'nin başını çektiği emperyalist-kapitalist sistem ile sosyalist sistem arasında nükleer silahlara dayalı bir dehşet dengesi bulunuyordu ve Küba krizinde olduğu gibi zaman zaman neredeyse nükleer bir savaşın eşiğine gelindi.

1964 yılında kabul edilen Türkiye İşçi Partisi Programı partinin barıştan yana niteliği konusunda şunları belirtir: Türkiye İşçi Partisi "Barışçıdır. Savaşın ancak meşru müdafaa halinde haklı olduğuna inanır. Saldırı savaşlarını insanlığa karşı işlenmiş en ağır suç sayar. Saldırı savaşı açan devlet adamlarının kişi olarak cezaya çarptırılmalarını ister. Savaşı, milletlerarası anlaşmazlıkların çözümü için normal bir yol olarak kabul etmez; anlaşmazlıkların barışçı yollardan çözümünün zorunlu bir devletler hukuku kuralı haline gelmesi için çalışır. Bir dünya savaşı, hele nükleer silahlarla yapılacak bir dünya savaşı, halkımıza ve bütün insanlığa tarif edilmez acılar getireceği; milyonların bir anda yok olmasına, sakat kalacak milyonların da yavaş yavaş ölmesine, koca kentlerin, ülkelerin, kıtaların yerle bir olmasına yol açacağı için, üstelik Türkiye gibi geri kalmış ülkelerin kalkınıp ilerlemeleri, savaşın kanun dışı edilmesine, gerçek ve sürekli bir barış düzeninin kurulmasına, büyük ölçüde bağlı bulunduğundan, dünyada barışın kurulup kökleşmesi yolunda etkin bir politika yürütür."

Partinin barıştan yana politikasının geçmişe dayanan kökleri de vardır. Partinin Genel Başkanlarından Behice Boran 14 Mayıs 1950 yılında kurulan Türk Barışseverler Cemiyeti'nin Genel Başkanlığını yürütürken, gene TİP yöneticilerinden Adnan Cemgil de Genel Sekreter olarak görev yapmıştı. Kurulmuş olan dernek Kore'de ABD tarafından yürütülen savaşa Türkiye'nin asker göndermesine karşı çıkmış ve bunun için de bir kampanya düzenlemişti. Ne var ki ABD'ye şirin görünmek isteyen hükümet harekete geçti ve dernek yöneticileri bu eylemlerinden ötürü bir yıl üç ay hapis cezası aldı.

Türkiye İşçi Partisi 1975 yılında yasal olarak yeniden kurulurken programda "bölgede ve dünyada barışı güçlendirecek, termonükleer bir savaşı önleyecek, uluslararası gerginliği azaltacak her türlü onurlu girişimi destek"leyeceği belirtildi.

Nitekim TİP her zaman silahlanma yarışına karşı çıktı, silahsızlanmayı savundu ve barış için mücadeleyi her zaman gündeminin bir parçası olarak gördü.

ABD'nin bir nötron bombası yapması ve Batı Avrupa'ya ve Türkiye'ye orta menzilli Pershing ve Cruise füzelerini yerleştirme planı bu dehşet dengesini zorlayacak girişimler oldu. Türkiye İşçi Partisi 1979 yılında bu füzelerin ülkemize yerleştirilmesinin hem bölgenin güvenliği için hem de ülkemizin barış içinde yaşaması bakımından ölümcül bir tehdit oluşturacağını belirttikten sonra bütün barışçı güçlere bu konuda seslerini yükseltme çağrısında bulundu.

Türkiye'de 1977 yılında kurulmuş olan Barış Derneği'nin çalışmalarına uzunca bir süre Türkiye İşçi Partililer katılmadı. Bunun nedenini 1980 yılının Şubat ayında yayımlanan Merkez Yönetim Kurulu'nun Tek Parti Tek Cephe adlı belgesinde bulmak olanaklıdır. Bu belgeye göre, örgütlü barış mücadelesi, "taşıdığı zaaflar nedeniyle tüm barış güçlerini ve barışseverleri yeterli oranda temsil etmekten uzak"tır. Aynı belgede, barış örgütlenmesinde var olan zaafları "ortadan kaldırmak için çok daha aktif bir mücadele görevi önümüzde durmaktadır "deniliyordu.

Behice Boran 26 Ocak 1980 tarihinde Barış Derneği'nin Genişletilmiş Genel Yönetim Kurulu Toplantısı'na katılarak orada bir konuşma yaptı. Boran konuşmasında : "Biz bilimsel sosyalist platformda bulunan partiler, ilerici sendikal hareketin örgütü DİSK, demokratik kitle ve meslek örgütleri ülkede kitlesel bir barış hareketi oluşturmakla, veya oluşturulmasına katkıda bulunmakla yükümlüyüz. Barışı koruma ve güçlendirme yolunda çalışma Barış Derneği'nin özgün işlevidir. Ama, ülke çapında kitlesel bir barış hareketi yaratılabilmesi, tüm demokratik, ilerici, sol güçlerin aktif katkısıyla mümkündür" dedi.

Derneğin 3-5 Nisan 1980 tarihli 2. Genel Kurulu'nda da dernek yöneticiliğinde bazı Türkiye İşçi Partililer de görev aldı, ayrıca bazı Türkiye İşçi Partililer de derneğe üye oldu. 12 Eylül faşist darbesi gerçekleştiğinde hedef aldığı örgütlerden birisi de Barış Derneği'ydi. Dernek yöneticileri 27 Şubat 1982'de tutuklandılar ve toplam 3 yıl 3.5 ay hapis yattılar; dernek yöneticileri duruşmalarda kalıcı bir dünya barışını, nükleer silahlardan arınmayı savundular.

Faşist darbe sonrası yurt dışına çıkmış olan Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran, katıldığı çeşitli toplantılarda yaptığı konuşmalarda barış ve silahsızlanma konusunu da ele aldı. Behice Boran Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin 27. Kongresi'ne de katılarak bir konuşma yaptı ve SBKP'nin "tam bir nükleer silahsızlanma" ve uzayın silahlandırılmasının önlenmesi yönündeki çalışmalarını desteklediğini belirtti.