| TÜMÜ 1965 SEÇİMLERİ 1965 YILI KOŞULLARI 1971 KAPATMA DAVASI 1977 SEÇİMLERİ AYDINLAR BAHÇELİEVLER KATLİAMI BEHİCE BORAN BÜYÜK EKİM DEVRİMİ ÇALIŞMA EKİPLERİ DEMOKRASİYİ SAVUNMAK, 12 MART DEMOKRATİK KİTLE ÖRGÜTLERİ DEMOKRATİKLEŞME DEMOKRATİKLEŞME/ DEMOKRATİKLEŞME İÇİN PLAN ’78-82 EMPERYALİZM, BAĞIMSIZLIK ENTERNASYONALİZM GENÇ ÖNCÜ HER HAL VE ŞARTTA MÜCADELE İŞBİRLİĞİ, GÜÇ BİRLİĞİ, EYLEM BİRLİĞİ, TEK CEPHE KAYIPLARIMIZ/SALDIRILAR KIBRIS SORUNU KONGRELER KURULUŞ/1961 KURULUŞ/1975 KÜRT SORUNU LAİKLİK, DİN, DİYANET MECLİS KONUŞMALARI PARTİ HAKKINDA PROGRAM/TÜZÜK SADUN AREN 100 YAŞINDA SENDİKALAR SOSYALİZM TARİHSEL BİRİKİM, CUMHURİYET TARİHTE VİDEO YEREL YÖNETİMLER YÖNETİM |
| (belirtilmedikçe belge ve görüntüler TÜSTAV Arşivi'ndendir.) |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/1TİP'e Alternatif Olarak Çalışanlar Partisi Kurma Girişimi ve TİP'li Sendikalar/1 “20 Aralık’ta haftalık Yön dergisinin ilk sayısı çıktı. Çıkışıyla birlikte, Çalışanlar Partisi adında bir partinin kuruluş çalışmalarından da yoğun olarak söz edilmeye başlandı. Görünüşe göre TİP yerine, Türk-İş’e ve yerel örgütlerine sırtını dayayacak parti bu olacaktı. Seyfi Demirsoy’un adı kurucu başkanlık için geçiyor, o da bunu doğrularcasına demeçler veriyordu. Yeni partinin tüzük ve programı Yön’cü aydınlar tarafından hazırlanıyor, tartışılıyordu. Bütün bunlara, Türkiye İşçi Partisi’nin Türkiye’nin en büyük, en gelişmiş ili, işçi hareketlerinin tarihsel ve doğal merkezi İstanbul’da İstanbul İşçi Sendikaları Birliği yöneticileri tarafından kurulduğunu, Çalışanlar Partisi girişiminin ise Ankara’da Türk-İş’in ve genel olarak siyasetin merkezinde başladığını, bir yandan da İstanbul birliğinin diğer birlikler gibi Türk-İş’e bağlı bir birim olma durumunu ve aradaki etki çekişmesini de eklemek gerek sanırım. Diğer yandan çok önemli bir gelişme ise yılın son günü yaşandı. İstanbul İşçi Sendikaları Birliği’nin organizasyonuyla, o güne kadar Türkiye’nin görmediği, daha sonraki 70’lerin 1 Mayıs Taksim’lerinin ilk örneği olarak 100 bin kişiyi bir araya getiren görkemli işçi mitingi İstanbul Saraçhanebaşı’nda yapıldı.” Nihat Sargın, TİP'li Yıllar (1961 - 1971), Anılar, Belgeler, 2. Basım, Sosyal Tarih Yayınları, 2020. s. 70.[94] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/2TİP'e Alternatif Olarak Çalışanlar Partisi Kurma Girişimi ve TİP'li Sendikalar/2 “Durum apaçık meydanda. Bağımsız, halis işçi partisi T.İ.P. yolu ile işçilerin siyasi faaliyete geçmesi asla münasip değildi. Ama bu hareket önlenemediğine göre de, parti kurma geleneğine uygun şekilde tepeden aşağı Türk-İş kanalıyla kurulacak bir parti ile iki değil üç kuş birden vurulabilecekti. Bir kere bağımsız işçi sınıfı hareketi kontrol altına alınacak, teşebbüs Türk-İş’e maledilerek görünürde işçilerin bir kitle partisi hissi yaratılıp işçilerin desteği ve oyu kazanılabilecek ve ilerde siyasi tahterevallinin ucuna bu parti oturtulabilecekti. … İşçi hareketini bölme ve sulandırma teşebbüsü Konfederasyonun alt kademelerinden, işçilerden destek görmedi: Üst üste tekrarlanan teşebbüslere ve ilan edilen kurulma tarihlerine rağmen bu ikinci parti doğmadan öldü. Türkiye İşçi Partisi ise aksine büyük bir gelişme gösterdi; hem işçileri, hem de sol aydınları gittikçe artan sayılarda içine almaya, basında kuvvetli ilgi ve destek bulmaya başladı. İşçi hareketi ve partisi artık memleket politikasında hesaba katılması gereken bir kuvvetti.” Vatan Gazetesi, 8 Ekim 1962. Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 1, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 493.[95] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/3DİSK’in Kuruluşu ”TİP’i kuran sendikacı arkadaşlarımız, Türk-İş’in tutumundan giderek rahatsız olmaya başlamışlardı. Yeni bir konfederasyon kurma düşü zihinlerde yol alıyordu. Sendikacı arkadaşlar Türk-İş’in hiçbir işe yaramadığı, işçi haklarını savunmadığı kanısındaydılar. Sonunda partinin ilkeleri doğrultusunda bir konfederasyon kurulmasını kararlaştırdılar. 1967’nin Ocak ayındaydık. Kuas, Türkler, Güzelce eve geldiler. Kuracakları konfederasyonun partiye bağlı olması elbette söz konusu değildi. Yasa buna olanak vermiyordu zaten. Ama ben organik bağlılığa ilke olarak karşıydım. Partinin egemen bir merkez olmasını doğru bulmuyordum. İlkelerde birleşmek yeterliydi. Bizim işimizle sendikaların işi ayrıydı… Yeni konfederasyon tabanın söz ve karar sahibi olması ilkesine dayalı ve sınıf uzlaşmacılığına karşı çıkan bir yol izleyecek, sınıf sendikacılığı yapacaktı. Demokrasinin kök salması, tabana mal olması bakımından da, sendikacıların girişimlerini önemli bir katkı olarak değerlendiriyordum. Sınıf sendikacılığı Türkiye İşçi Partisi’nin siyasal savaşımını tamamlayacak, Türkiye’de Sağ ve Sol kanatlı demokratik rejime işlerlik kazandıracaktı.” Mehmet Ali Aybar, TİP Tarihi II, BDS Yayınları, 1988. s. 173-174.[96] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/5Grev Yasası Henüz Çıkmamışken Kavel İşçilerince Yapılmış Olan ”Kanunsuz Grev” ve TİP Yöneticileri ”İşverenler istiyorlar ki kendilerinin sebep oldukları ve planla yürüttükleri Kavel olayı ile Sosyal-Politik hava kendi yararlarına olsun. İstiyorlar ki, Anayasada yer alan sosyal ve ekonomik haklar işlemez hale gelsin. İstiyorlar ki işçi hareketleri durdurulsun, hak arayanın karşısına polis tabancası ve cobu çıkarılsın. İstiyorlar ki arkadaşlarının haklarını arayanlar işsiz kalsın, öteki işçiler çalışsın ve böylece Sendika Temsilcileri yarın herhangi bir hak aramada öne geçmesin. İstiyorlar ki toptan işçi çıkarma demek olan Lokavt, kanunlaştırılsın ve hak olarak tanınsın. İstiyorlar ki mülkiyet hakkı şiarı altında işçileri dışarı atıp aç bırakmak suretiyle hak arama hareketleri bastırılsın. Ama bilmiyorlar ki, yıllardan beri tek taraflı çalıştırma düzeni altında birçok haklarının çiğnendiğini gören işçiler artık işverenlerin sonsuz refahı uğruna ebedi sefalete razı olmayacaklardır.” Kemal Türkler, Türkiye İşçi Partisi Kurucusu ve Merkez Yönetim Kurulu Üyesi, Sosyal Adalet Dergisi, Sayı 1, 19 Mart 1963.[112] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/6
15-16 Haziran İşçi Sınıfı Eylemi“Türkiye İşçi Partisi, 274 sayılı kanunu değiştiren tasarıya olduğu kadar 15-16 Haziran olayları üzerine sıkıyönetim ilânına da karşı çıkan tek siyasal parti oldu. İşçilerin protesto hareketini destekledi, sıkıyönetime rağmen üst üste üç bildiri yayınladı. Daha sonraki günlerde de işten çıkarma, ücretlerin ödenmemesi, sendika seçimine müdahale gibi hallerde parti, eleştirilerini kamuoyuna duyurmaya, işçi haklarını savunmaya devam etti. Parti, söz konusu kanun TBMM'nden geçtikten sonra, kanunun sendikalaşma özgürlüğünü ihlal eden maddelerinin iptali istemiyle Anayasa mahkemesinde dava açtı ve kazandı... 15-16 Haziran işçi sınıfı eylemi, dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de demokratik hak ve özgürlüklerin ancak onlara sahip çıkılarak ve mücadelesi verilerek elde edilebileceğini ve korunabileceğini göstermiştir. Bu bilinen gerçek bu olaylarla bir kez daha ve işçi, emekçi kitlelerin gözünü daha da açacak ölçüde kanıtlanmıştır. Bu eylem aynı zamanda, varlığından, gücünden, toplumsal öncülüğünden bazı çevrelerce kuşku duyulan -hattâ‚ inkâr edilen- işçi sınıfının varlığını da, niteliklerini de açık ve kesin, gözler önüne sermiştir. Bu eylem işçi sınıfının sadece ekonomik mücadele gücünü değil, politik bilinçlenmesini de gösteriyordu. İşçiler belirli, somut çıkarları için tek tek işverenlerin veya işverenler topluluğunun karşısına dikilmiyor, burjuvazinin iktidarına karşı, bu iktidarın politik bir fiilinden ötürü direniyordu. "Faşizme Hayır", "Patronsuz Türkiye" sloganları işçilerin politik bilincinin düzeyini de işaretliyordu.” Behice Boran, 15-16 Haziran İşçi Eylemi, Çark Başak Dergisi, Sayı 9, 16 Haziran 1976. Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 2, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1510-1511.[113] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/7
Sınıf ve Kitle Sendikacılığı İlkeleri Titizlikle Uygulanmalıdır"Kitlelerin somut ekonomik-demokratik mücadelesini ve istemlerini sendikalar yok sayamazlar, küçümseyemezler. Aksine kalkış noktaları daima budur. Bu olmalıdır. Bunun böyle olması, işçi sınıfının mücadelesini sadece "ekonomik" mücadele çemberi içine hapsetmek anlamına gelmez. Çünkü sınıf sendikaları bu mücadeleyi işçi sınıfının ideolojik-politik mücadelesi ile uyumlu, onun hedeflerine paralel yürütür. Bu uyumluluk, sendikaların siyasi partilerin yan örgütü haline gelmeleri anlamına gelmez. Bu kesinlikle yanlıştır. Aksine sendikaların örgütsel bağımsızlığı esastır. Sendikalar kendi organlarınca yönetilir. Sendikalar gerek işlevleri gerekse kitleleri itibarı ile parti değildirler. Olamazlar. Sendikaları parti işlevi ile yüklemek giderek Anarko Sendikalizmin batağına düşmek demektir. Sendika içi demokrasi, sınıf ve kitle sendikacılığının temel ögelerinden biridir. Sendikalarda politik düşünce özgürlüğü ve farklı politik düşüncede olanların var olması esastır. Üyeler ve yöneticiler sendika içinde politik görüşlerine göre değil; ekonomik-demokratik platformda sendikanın sürdürdüğü işlevlerdeki somut davranışı ve önerileri ile değerlendirilir. Yönetimde olanların kendi görüşlerini paylaşmayanları veya herhangi bir politik görüş sahiplerinin, bu görüşte olmayanları tasfiyeye her ne biçimde ve kılıfta olursa olsun yönelmeleri, uygulamaları yanlıştır. Sınıf ve kitle sendikacılığı, işçi sınıfının sendikal mücadelesini dahi, burjuvazinin şu veya bu kesiminin kuyruğuna takmayı reddeder. Demokratik mücadelede güç ve işbirliği, demokratik güçlerin birlik ve dayanışması, işçi sınıfının bağımsız ideolojisi esas alınarak yapılır ve yapılmalıdır." Özcan Kesgeç, Sosyal-İş Sendikası Başkanı, Türkiye İşçi Partisi MYK Üyesi, Sınıf ve Kitle Sendikacılığı İlkeleri Titizlikle Uygulanmalıdır, Yürüyüş Dergisi, sayı 119, 19 Temmuz 1977.[114] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/8Sosyal Kurtuluş Hareketinde Sendikalar "İşçi meseleleri için ayrı bir çözüm yolu düşünülemez. Bütün meselemiz birbirine bağlıdır. Ve hepsinin de çözüm yolu politiktir. Şu anlamda ki mesela herhangi bir işçi meselesine kesin ve devamlı bir çözüm yolu bulunabilmesi için, işçi sınıfının, emekçi halk yığınlarının, toplumcu aydınların, toprak ağaları ve yabancıya aracılık eden spekülasyoncu büyük sermayeciler karşısında bağımsız bir politik kuvvet kurmaları ve Büyük Mecliste seslerini duyurmaları, işlerini kendi elleri ile yürütmeleri şarttır. Bugünkü politika dengesinin, emekten yana ağır basması sağlanmadıkça hiçbir davamız çözüm yoluna giremez. Kurtuluş yoluna girmiş geri veya az gelişmiş ülkelerde, sendikacılık sosyal ve politik alanda ilerici ve ilerletici büyük bir kuvvet teşkil ediyor. Politik bağımsızlığı korumak, ekonomik ve sosyal kurtuluş hareketini hızlandırmak işlerinde sendikalar sorumluluk taşıyor. ... Sendikacılarımız, işçi sınıfını yanıltmaya düşürmek, onu politikadan uzak tutmaya çalışmak isteyenlere bilerek ya da bilmeyerek hizmet etmek durumuna düşmemek için titizlik göstermelidir." Mehmet Ali Aybar, Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm, 1945-1967, Gerçek Yayınevi, Şubat 1968. s. 267.[115] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/9Sendikalar işçi sınıfının mücadele örgütleridir ”Sendikalar işçi sınıfının mücadele örgütleridir. Sendikacılar, işçi sınıfını kurtuluşa götüren önderler olmak zorundadırlar. İşçi sınıfına vurucu ve keskin bir mücadele yaraşır, yalanlara, soygunlara dayanan bu çıkar düzenini taaa kökten sallayan… taaa temelden çökerten bir mücadele… Bilelim ki, işçiler, bilince ve cesarete dayanan bir mücadele içinde, haksızlıklara karşı dikildikçe dünya biçime girecektir. İşçilerin kurtuluş yolu sosyalizmdir. Kapitalizm işçilere karşı olan bir düzendir. Bu düzenin içinde kalarak işçileri kurtarmaya çalışmak, yangının içinde durup ateşten korunmaya benzer. Kapitalizm insanlık dışı bir düzendir. Çünkü insan haklarını gaspetmek esasına göre kurulmuştur... İşte bundan sonra insanlık sevgisi ve saygısı üzerine kurulan sosyalist düzen gelecektir. Bu düzende; her türlü yalan-dolan, her türlü hile-hurda, her türlü çarpma-çırpma ortadan kalkacaktır. İşte o zaman emek en yüce değer mertebesine çıkacaktır. İşte o zaman çalışanlar, çalışmalarının hayrını görecekler ve insanlıklarını kazanacaklardır.” Şaban Erik, Türkiye İşçi Partisi Genel Sekreteri, Emek Gazetesi, Sayı 9, 25 Ağustos 1969.[116] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/10Sendika, sınıf mücadelesinin bir aracıdır ” ‘Sendikalar politikaya karışmazlar, sendikalar sınıf mücadelesi yapmazlar…’ lafları, sendikacılarımızın dillerine yapışmıştır. Çıkarcıların tuzağıdır bu! Bu tuzağa düşüldü. Adeta bile bile düşüldü. Sendika, sınıf mücadelesinin bir aracıdır. Sendika bu değilse, işçi sınıfı açısından hiçbir şey değildir. Sendika düpedüz bir sınıf cemiyetidir. Adı üstünde: ‘işçi sendikası’. İşçi - patron sendikası değil. Nitekim ‘sınıf esasına göre cemiyet kurulamaz’ denilen günlerde sendika kurulamamıştır. Sendika sömürüyü ortadan kaldırmak görevindedir. Bunun için sömürü düzenine, her yönden, amansız şekilde karşı çıkmak görevindedir. Bu görevin aslı sınıf mücadelesidir: ezilenleri kurtarmak! Bir sendikacı için buna karşı çıkmak, görevini inkâr etmektir… sınıfına ihanet etmektir… Bunun ayıbı ve günahı çok büyüktür. Türkiye işçileri olarak bize düşen şey, bu tuzaktan sıyrılmaktır.” Şaban Erik, Türkiye İşçi Partisi Genel Sekreteri, Emek Gazetesi, Sayı 9, 25 Ağustos 1969.[117] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/11Bir Sendikacının Görevi ”Bir sendikacı, sınıf bilinci ve sınıf mücadelesini bütün fırsatlardan yararlanarak geliştirmek görevindedir. Çünkü işçilerin ve diğer emekçilerin kurtuluşu buna bağlıdır. Bugün, işçiler, tamamiyle çıkarcıların tahakkümü altındadırlar. Çıkarcıların bu tahakkümünü yıkmak için işçilerin amansız şekilde mücadele vermeleri zorunludur. Oysa söz konusu sendikacıların yaptıkları iş, sınıf şuurunu ve sınıf mücadelesini köreltmektir. Bu, açıkça, işçilerin ve diğer emekçilerin kurtuluşunu engellemektedir. Sosyalist mücadeleyi gemleyici, hatta, önleyici davranışlara girerek işçileri ve köylüleri bu düzene boyun eğer halde tutmak, bir sendikacının yapacağı iş değildir. İşçilerin kurtuluşu düzen değişikliğine bağlıdır. Düzen değişikliği üretim ilişkilerinin değiştirilmesine bağlıdır. Yani sermayenin işçilere vurduğu boyunduruğu kırıp almaya bağlıdır. İşçileri sermayedarların boyunduruğundan kurtarmak, giderek işçileri, köylüleri egemen hale getirmek, sosyalizmdir. ... Hürriyet, ekonomik ve sosyal şartların insanı tutsak etmesi ve ezmesi demek değildir. Sosyalizm, ekonomik ve sosyal şartları en mükemmel şekle getiren; insanı ekonomik özgürlüğe ve gelişme hakkına kavuşturan bir düzendir. Şu halde hürriyet, gerçekte sosyalizm ile kaynaşmış durumdadır. Hürriyetin var olması için sosyalizmin var olması şarttır.” Şaban Erik, Türkiye İşçi Partisi Genel Sekreteri, Emek Gazetesi, Sayı 11, 22 Eylül 1969.[118] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/12Parti ve Devrimci Sendikalar “Sosyalist davayı, halk kitlelerine özellikle işçi sınıfına sardırmak, giderek işçileri sosyalizmin şaşmaz ve bükülmez bilinçli öncüleri haline getirmek temel görevimizdir. Bunun için işçi sınıfına siyasi bilinç vermek ve bilinçlenmiş işçileri birer militan olarak parti saflarına kazanmak şarttır. Bilindiği gibi, Devrimci Sendikalar, yürüttükleri dürüst ve güçlü mücadelelerle, son zamanlarda büyük gelişmeler kaydetmişlerdir. Bu gelişmenin, yer yer, bütün sendikal alanı kaplayacağına şüphe yoktur. Bu itibarla, Devrimci Sendikalar yönetici arkadaşlarımızın tarihi sorumlulukları doğrultusunda gösterecekleri gayretler, partimizin bu yöndeki çabalarına büyük katkılar sağlayacaktır. Tabii, partinin de Devrimci Sendikalara katkısı büyük olacaktır.” Şaban Erik, Türkiye İşçi Partisi Genel Sekreteri, Emek Dergisi, Sayı 7, Aralık 1970.[119] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/13"15-16 Haziran Olayları İşçi Sınıfının Yüz Elli Yıllık Tarihinin En Büyük Gösterisi Olmuştur Beş yıl önce bugün işçi sınıfımız sendikalaşma özgürlüğünü ortadan kaldıran yasanın Meclislerden çıkmasını protesto için yüzelli yıllık tarihinin en büyük gösterisini başlatmıştı. Sendikalar kanununda yapılan değişiklikle işçi sınıfının ekonomik mücadelesi, burjuvazinin dümen suyundaki danışıklı sendikaların tekeline bırakılmak, işçi sınıfının devrimci sendikalaşma hareketi önlenmek isteniyordu. Bu yasa değişikliği sendikalaşma özgürlüğünü güvence altında alan anayasaya düpedüz aykırıydı: kanunsuzluk kanunlaştırılmıştı böylece. Bu açık anayasa ihlâline karşı işçi sınıfımız demokratik hak ve özgürlüğünü kullanarak karşı koydu. Onun bu demokratik hareketine karşı devletin kolluk kuvvetleri, yani cebir unsurları çıkarıldı ve işçi kardeşlerimizin demokratik direnişi kanlı bir şekilde bastırıldı. Canlar verildi, ama sendikalaşma özgürlüğü korundu. Zamanın İşçi Partisinin açtığı davayı haklı bulan Anayasa Mahkemesi yeni yasanın sendikalaşma özgürlüğünü kaldıran maddesini iptal etti. Anayasa Güvencesi Altındaki Hak ve Özgürlükler Dahi Ancak Uğruna Kararlı Mücadele Verilerek Gerçekleşebilir İşçi sınıfımızın tarihinde bir menzil taşı olan bu olaydan alınacak bir ders vardır: Anayasa güvencesi altında olan hak ve özgürlükler dahi ancak uğrunda kararlı mücadele verildiğinde kâğıt üstünde kalmaktan çıkıp günlük yaşama geçer, gerçekleşir. Burjuvazi ve onun iktidarları işçi ve emekçi kitlelere hiç bir şeyi kendiliklerinden vermezler. Hele dışa bağımlı geri ülkelerde burjuvazi ve politikacıları, demokratik hak ve özgürlüklerin can düşmanıdır; bu ülkelerde burjuvazinin ilerici, demokratik hiç bir niteliği kalmamıştır. Ellerinden gelse, yapabilseler, demokratik hak ve özgürlükleri temelli kaldırıp açık diktaya geçmeyi yeğ tutarlar. Ellerinden gelmiyorsa yapamıyorlarsa, başta işçi sınıfı olmak üzere toplumun demokratik güçlerinin buna imkân vermeyişindendir." Yolumuz Açık Olsun Broşürü, Ağustos, 1975. Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 2, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1352.[120] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/14Türkiye İşçi Partisi’nin 16 Haziran 1970 tarihli açıklaması: Protesto ve Direnme Hareketlerini Türkiye İşçi Partisi Olarak Tamamiyle Destekliyoruz ”Memleketimizin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal bunalıma çare olmak üzere Hükümetin çeşitli baskı ve zorbalık tedbirleri getirmeyi planladığını biliyoruz. Bu tedbirlerden biri olduğuna evvelce işaret etmiş bulunduğumuz Yeni Sendikalar Kanunu, Türkiye İşçi Partisi dışındaki bütün partilerin elbirliğiyle ve sür’atle Millet Meclisinden çıkmış bulunuyor. Bu gösteriyor ki, hâkim sermayedarlar sınıfların en başta gelen kaygıları, işçileri daha çok sömürmek, kârlarını daha çok arttırmaktır. Bu maksatla, işçilerin devrimci sendikalarda örgütlenmeleri imkânsız kılınmıştır. Buna karşı DİSK’i meydana getiren devrimci işçi sendikalarının ve işçilerin giriştikleri protesto ve direnme hareketlerini Türkiye İşçi Partisi olarak tamamiyle destekliyoruz. Sendikalaşma özgürlüğünü kısıtlayarak bütün işçi sınıfımızı tehdit eden bu kanuna karşı DİSK’e bağlı olmıyan diğer bütün sendika ve işçilerin de Anayasal haklarını kullanarak direnmeleri lazımdır. Partimiz Anayasamıza aykırı olduğunda hiçbir şüphe bulunmayan bu kanunun iptali için, kesinleşir kesinleşmez Anayasa Mahkemesine derhal müracaat edecektir.” Emek Dergisi, Sayı 2, Temmuz 1970.[121] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/15Türkiye İşçi Partisi’nin 17 Haziran 1970 tarihli açıklaması: Sıkı Yönetim İlanı, AP İktidarının İşçilerin Karşısında ve Büyük Sermayeden Yana Olduğunun Bir Kanıtıdır ”Dünkü Kocaeli ve İstanbul’daki olaylar üzerine Hükümetçe sıkı yönetim ilan edilmesi gereksiz ve Anayasaya aykırıdır. Anayasamızın 124. Maddesi sıkı yönetimin ancak ‘savaş hali, savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi, ayaklanma olması veya vatan ve cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışma olduğunu gösterir kesin belirtilerin meydana çıkması’ hallerinde ilan edilebileceğini söylemektedir. Oysa işçilerin dün yaptıkları protesto yürüyüşü şeklindeki direnme hareketleri, hükümetin ve mahalli yöneticilerin basiretsizlikleri yüzünden kana bulanmış olmakla beraber, bu hallerden hiçbirine girmemektedir. Hükümet, henüz kanunlaşmamış olan, mahut sendikalaşma hakkını kısıtlayan tasarıyı geri alacağını söylemek suretiyle çok ürktüğü anlaşılan olayları kolaylıkla yatıştırabilirdi. Böyle yapmayıp da sıkı yönetim ilan etmeyi tercih etmesi, AP iktidarının ne derece işçiye karşı ve ne derece büyük sermayeden yana olduğunu bir kere daha ortaya koymaktadır. Bu gereksiz ve talihsiz karar, aynı zamanda AP iktidarının ne derece acz ve şaşkınlık içinde olduğunu da göstermektedir. Türkiye İşçi Partisi daima Anayasa’daki demokratik haklardan yana ve işçi ve emekçilerin yanındadır.” Emek Dergisi, Sayı 2, Temmuz 1970.[122] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/1615-16 Haziran Direnişi’nin Nedeni 274-275 Sayılı Yasalar Nasıl İptal Edildi? (1) 274 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası'nda değişiklik yapan tasarı, Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin desteğiyle Meclis'de ve Senato'da kabul edildi. Meclis'te 230 evet, 4 hayır oyuyla yasalaştı. 214 milletvekili oylamaya katılmadı. 11 Haziran 1970'te Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay onayladı, yürürlüğe girdi. Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Şaban Yıldız, "Partimiz Anayasa'mıza aykırı olduğunda hiçbir şüphe bulunmayan bu kanunun iptali için, kesinleşir kesinleşmez Anayasa Mahkemesi'ne derhal müracaat edecektir" açıklamasını yaptı. 13 Ağustos 1970 tarihinde değişiklikler için iptal davası açıldı. Anayasa Mahkemesi, TİP'in başvurusunu yerinde buldu ve yasayı iptal etti. Fakat iptal istemini görüştüğü tarihte ilginç bir durum vardı. Mahkeme'nin TİP'in başvurusunu görüştüğü günlerde, TİP, 20 Temmuz 1971'de aynı mahkemece kapatılmıştı. Ve aynı mahkeme kapattığı bir partinin itiraz gerekçelerini benimseyerek bir yasayı iptal etti. İşçi sınıfının 15-16 Haziran Direnişi’ne neden olan 274-275 Sayılı Yasa değişikliklerinin kabul edilmesi ve ortadan kaldırılması önemli dersler içerir. 1960'dan sonra hızla yükselen toplumsal muhalefeti durdurmak için ilk büyük hamlelerdendir. Yasa görüşülürken Türkiye İşçi Partisi İstanbul Milletvekili Rıza Kuas'ın sözleriyle değişiklik, "sendika özgürlüğünü yok eden tasarılarla, demokrasiye aykırı bir yönetim, bir Türk-İş diktası getirilmek istenmektedir. Sendikaları denetleme, olağanüstü bazı şartların dışında resmî makamların dahi hakkı değilken, bu tasarılar böyle bir hakkı özel bir örgüte, Türk - İş'e devretme[yi]" amaçlıyordu. Ancak iktidarın ve büyük sermayenin kararlılığına karşın toplumsal muhalefetin daha 15-16 Haziran öncesinde görülen öfkesi Meclis'i de etkiledi. 214 milletvekili oylamaya katılmayarak "işe bulaşmamayı" tercih etti. CHP, yasaya verdiği desteğe karşı oluşan tepki ve 15-16 Haziran Direnişi karşısında 22 Haziran'da geri adım attı. "Yapılanın hata olduğunu" açıklayarak Meclis'i "tasarılardaki amacı aşan aksaklıkları düzeltmeye" çağırdı. DİSK'in kitle gücüne dayanan baskısı ve sıkı takibi sonucu İş Mahkemeleri yasadaki değişikliklerin uygulanmasında tereddütler gösterdiler. Böylece, sendikal harekete getirilmek istenen baraj alanlarda, Meclis'te, mahkemelerde ve en son Anayasa Mahkemesi'ndeki mücadelelerle yıkılmış oldu. [123] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/1715-16 Haziran Direnişi’nin Nedeni 274-275 Sayılı Yasalar Nasıl İptal Edildi? (2) Nihat Sargın, Türkiye İşçi Partisi'nin itiraz sürecini anlatıyor: “Temmuz’un sonlarında Genel Başkan’ın çağrısıyla GYK olağanüstü toplandı. Toplantı nedeni 15-16 Haziran olayları, sıkıyönetimin uzatılması ve Mecliste kabul edilen yasalardı. GYK, Sıkıyönetimin uzatılması kararı ile Sendikalar ve Personel yasaları kesinleştiğinde Anayasa Mahkemesine başvurulması için Genel Başkan’a yetki verdi. Her ne düşünmüşse düşünmüş, Yıldız sendikalar yasasının Anayasaya aykırılığı konusunda Mahkeme’ye başvuru metnini benim hazırlamamı istedi. Şaşırdım, hukukçu arkadaşlarımızın bulunduğunu, görevin onlara verilmesinin daha uygun olacağını söyledim. Yanıtı kesindi; hay hay, onlardan istediğin gibi yararlanabilirsin; ama başvuruyu sen yazacaksın. Tartışmanın anlamı yoktu, kabul ettim. Daha önce Yüksek Seçim Kurulu’na, Bakanlıklara kimi başvuruları ben hazırlamıştım, ama Anayasa Mahkemesi’ne başvuru, hem de böyle bir konuda, bu öncekilerden kesinlikle farklı bir durumdu. Elimden gelen bütün dikkat ve titizlikle yazıyı hazırladım. Resmî dilekçe halinde daktilo edildi. CHP’nin de başvuracağı duyulmuştu. Yıldız, iptal dilekçesi elinde, gün sayıyordu. Yasanın kesinleşmiş olarak Resmî Gazete’de yayınlandığı 13 Ağustos günü herkesten önce ve bizzat kendisi gidip Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Böylece ilk başvuru bizimki oldu. Ve Anayasa Mahkemesi de öncelikle bizim dilekçemizi ele aldı. CHP’nin Anayasa’ya aykırılığını iddia ettiği madde sayısı daha azdı ve büyük çoğunlukla bizim de iddialarımıza konu olan maddelerdi. O nedenle Mahkeme CHP’nin başvurusunu incelerken, hemen her madde üzerinde bu konuda daha önce karar verildiğini belirterek bir sonrakine geçmekteydi. Yıldız’ın istediği olmuştu, ilk başvuruyu biz, hem de en geniş çerçevede yapmış bulunuyorduk. Kısacası Parti, Parti içinde de benim açımdan önemli sınav olan bu durumdan yüzümüzün akıyla çıkmıştık. Bu ilk ve son başvuru yazısı, benim için de tatlı bir anı olmuştur. Daha sonra Yıldız’ın özel isteğiyle dilekçe metnini tıpkıbasım halinde bir broşür olarak bastırmış ve adreslerini bizzat verdiği sendikalara ve sendikacılara postalamış ve Parti örgütü yoluyla dağıtmıştık. Başvurumuzun içeriğine gelince, onu da, dilekçeyi verdiğimiz gün yaptığım basın bültenindeki özetlemeden alarak aktarmaya çalışacağım. Basın bülteninde şöyle diyorduk: "Konuya ilişkin olarak G. Merkez’ce yapılan açıklamada, «10 sayfa tutan dava dilekçesinde yasanın, 274 sayılı Sendikalar Kanunu’nun çeşitli maddelerine getirilen değişikliklerin toplandığı 1.ci maddesinin usûl ve esas yönünden iptalinin istendiği» belirtilerek yeni kanunda, özellikle, «sendika birliklerinin men edilmesinin, işverenlere lokavt hakkının tanınmasının, sendikaya üye olmanın yetkili organın kabulü şartına bağlanmasının, üyelikten çıkmanın ancak noter huzurunda olmasının, bir sendikanın veya federasyonun yurt çapında faaliyette bulunabilmesi için o iş kolundaki sigortalı işçilerin en az 1/3’ünü temsil etmesinin zorunlu kılınmasının, aynı şekilde işçi konfederasyonları kurma şartının da ancak bu tip sendika ve federasyonlardan en az 1/3’ünün ve Türkiye’deki sendikalı işçilerin en az 1/3’ünün üye sıfatıyla bir araya gelmesine bağlanmasının ve sendikaların ticarî faaliyet göstermesine müsaade edilmesinin Anayasa’mızın özüne, sözüne, imza koyduğumuz Evrensel İnsan Hakları Beyannamesine ve Uluslararası Çalışma Sözleşmeleri’ne açıkça aykırı olduğu, Anayasa’mızın gerekçesiyle çeliştiği, objektiflikten uzak ve mevcut bir kuruluşu kayırıcı nitelikte olduğu»" ayrıntılı gerekçelerle izah edilmiştir. Dilekçede ayrıca, "yayınlanan kanunun uygulanmasının telâfisi imkânsız mahzurlar doğuracağına dikkat çekilerek, davanın öncelikle ele alınması ve en kısa zamanda karara bağlanması talep" edilmektedir. Anayasa Mahkemesi üyeleri hemen her maddede itiraz nedenlerimizi haklı bulmuş ve maddeyi iptal etmişlerdi. Ancak bir konuda adamakıllı şaşırdıklarını anımsıyorum. O da sendikada birikmiş paranın ticarî veya sinaî yolla nemâlandırılması meselesi idi. Biz karşı çıkmış, maddenin iptal edilmesini istemiştik. İşçinin parasının bu türlü değerlendirilmesine niye karşı çıktığımızı bir türlü anlamamışlar, anlamadıklarını da belirterek isteğimizi reddetmişlerdi.” Nihat Sargın, TİP'li Yıllar (1961 - 1971), Anılar, Belgeler, 2. Basım, Sosyal Tarih Yayınları, 2020. s. 752-753.[124] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/18Kurtuluş Yolu gazetesi, 16 Haziran 1970 tarihli “Özel Sayı” olarak duyurduğu ve bildiri biçiminde basılıp binlerce dağıtılan 10. sayısında hem işçilere sesleniyor hem de arka kapağında 15 Haziran’da direnişe katılan işçilerin çalıştıkları fabrikaların listesini veriyordu. "GENEL DİRENME İŞÇİ ARKADAŞ, PATRON SINIFININ İKTİDARI, BİZİ DAHA ÇOK EZMEK VE SÖMÜRMEK İÇİN YENİ TEDBİRLER ALIYOR! İŞE SENDİKA SEÇME HÜRRİYETİMİZİ ORTADAN KALDIRMAKLA BAŞLADI! BİZİ AMERİKANCI SARI SENDİKALARA TESLİM ETMEK İSTİYOR. YARIN, ZATEN KISITLI OLAN, GREV HAKKIMIZI DA GASPEDECEK! KISACASI PATRON SINIFININ BİLEKLERİMİZE GEÇİRDİĞİ ESARET ZİNCİRLERİ DAHA DA KALINLAŞACAK! İŞÇİ ARKADAŞ, GÜN DÜŞÜNÜP TAŞINMA GÜNÜDÜR! BİLEKLERİMİZDEKİ ESARET ZİNCİRLERİNİ KIRIP ATACAK MIYIZ? YOKSA PATRON SINIFINA VE ONLARIN AĞABABALARI EMPERYALİZME KUL KÖLE OLMAYI, ÇOCUKLARIMIZA MİRAS MI BIRAKACAĞIZ? ÇÜNKÜ BU GÜNKÜ DÜZEN BİZİ EZEN VE SÖMÜREN BİR DÜZENDİR. İNSANDAN SAYMAYAN BİR DÜZENDİR. BU DÜZENDE EMEĞİMİZ SERMAYE KARŞISINDA ESİR EDİLMİŞTİR. VE BU DÜZENİN İSMİ SERMAYE DÜZENİDİR YANİ KAPİTALİZMDİR. İŞÇİ ARKADAŞ, PATRON SINIFI BU HAKİMİYETİNİ SİYASİ İKTİDARI ELİNDE TUTARAK YÜRÜTMEKTEDİR. BUNU HİÇ UNUTMAYALIM. ZATEN HER ŞEY ORTADA. BU ANAYASA DIŞI KANUNLARI, FAŞİST KANUNLARI HANGİ MECLİS ÇIKARTMAKTADIR? KİMLER VARDIR BU MECLİSTE? VE İKTİDAR KİMİN İKTİDARIDIR? İKTİDAR PATRON SINIFININ İKTİDARIDIR VE İŞÇİ DÜŞMANIDIR. PARTİ İSİMLERİNİN BAŞKA BAŞKA OLMASINA BAKMA. SAHTE MUHALEFET EDENLERE DE BAKMA. YENİ SENDİKALAR KANUNUNU HEP BERABER ÇIKARTTILAR. BU KANUNUN ÇIKMASINA SADECE VE TEK BAŞINA TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ KARŞI KOYDU. GENEL DİRENMEMİZİ BÜTÜN BUNLARI DÜŞÜNEREK YÜRÜTELİM. AK KOYUN KARA KOYUN BELLİ OLMAYA BAŞLADI. A.P. İKTİDARI, PATRON SINIFININ İKTİDARIDIR. C.H.P DE ONUN YARDIMCISIDIR. VE BUNLARIN HEPSİ AMERİKANCIDIR. BİZE BUNLARDAN HAYIR GELMEZ. ESASINDA BİZE, BİZİM DIŞIMIZDA KİMSEDEN HAYIR GELMEZ. BUNU DA SAKIN UNUTMAYALIM. DÜN C.H.P. İDİ, BUGÜN A.P. YARIN BİR BAŞKA TÜRLÜSÜ OLABİLİR. VE BİZE GÖSTERMELİK BAZI HAKLAR DA VEREBİLİRLER. BİZE HOŞ GÖRÜNMEK İSTEYEBİLİRLER BÖYLE PLANLARA KARŞI UYANIK OLALIM. İŞÇİ SINIFININ KURTULUŞU İŞÇİ SINIFININ ESERİ OLACAKTIR. İŞÇİ ARKADAŞ, BİRLİKTEN KUVVET DOĞAR VE HAK VERİLMEZ ALINIR. ONUN İÇİN ANAYASA DIŞI KANUNLARA KARŞI SONUNA KADAR DİRENELİM: ANAYASA HAKLARIMIZI KULLANALIM! KURTULUŞ YOLU, EMPERYALİZMİN BOYUNDURUĞUNDAN, KAPİTALİZMİN SÖMÜRÜSÜNDEN KURTULMAKTAN GEÇER! KURTULUŞ YOLU BU UĞURDA MÜCADELEDEN VE PATRON SINIFI İKTİDARINA DUR DEMEKTEN GEÇER." Kurtuluş Yolu gazetesi; Türkiye İşçi Partisi önce Fatih ilçesi, 8. sayıdan başlayarak Fatih, Kartal ve Şişli ilçeleri üyeleri tarafından çıkartılıyor ve dağıtılıyordu. Sahibi ve Sorumlu Müdür Can Açıkgöz.[125] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/19Teknik Elemanlar ve Demokrasi Mücadelesi 7 Haziran 1975 tarihinde Behice Boran, 2. Teknik Eleman Kurultayı'nda yaptığı konuşmada diyor ki: ”Memurlardan, teknik elemanlardan sendikalaşma hakkının geri alınışı, son yıllarda Türkiye’de demokratik ortamın genel geriletilişinin bir parçasıdır. Sorunu en genel çerçeve içinde ve geriletilmeye çalışılan demokratikleşme süreci açısından görmek ve ele almak gerekir. Sendikalaşma ve giderek toplu sözleşme ve grev haklarını elde etmek için verdiğiniz ve vereceğiniz mücadele Türkiye’de demokrasi mücadelesinin bütününden ayrılmaz bir unsurudur. Bunun için, sendikalaşma hakkı mücadelesinin birbirine bağlı olmakla beraber yine de birbirinden ayrı iki yanı vardır: Birincisi, meslek kuruluşları olarak kendi meslek topluluklarınızın haklarını, çıkarlarını savunmak ve elde etmek. Bu, meslek kuruluşlarının vazgeçilmez, ihmal dahi edilmez birinci görevidir, meslek kuruluşlarının varlığının özgün nedeni, gerekçesidir. Bu görevi ihmal eden, güçsüz olur, biçimsel bir örgüt olmaktan ileri gidemez. İkincisi, meslekî hak ve özgürlüklerin elde edilmesi ve geliştirilmesi bütünüyle demokratik ortamın durumuna, demokratikleşme sürecinin ilerlemesine bağlı olduğundan, meslek kuruluşu ülkenin politik koşulları ve gidişiyle de ilgilenmek ve bu alanda da tavır almak, tavrını belli etmek, genel demokrasi mücadelesine katılmak durumundadır. Meslek kuruluşunun, sadece, kendi topluluğunun hak ve çıkarları için bir politik baskı unsuru olması yetmez. Genel demokratikleşme sürecine ve mücadelesine katılması şarttır. Ekonomik, sosyal, kültürel, tüm sorunların çözümü son tahlilde politik iktidar sorununa ilişkindir. Çağımızda toplumlar gittikçe bunun bilincindedir ve toplumların tüm katları, kesimleri değişik ölçülerde de olsa politize olmuş, siyasallaşmıştır. Bu hal normaldir, olumlu bir gelişmenin belirtisidir.” “Yolumuz Açık Olsun” Broşürü, Ağustos, 1975. Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 2, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1350.[126] |
TİP Tarihi’nde (1961-1988) 21 Haziran 1965: DÖNÜŞÜM GazetesiBugün DÖNÜŞÜM Gazetesi’nin 5'inci sayısı için toplatılma kararı verildi. TİP ve sosyalist gençlik hareketi tarihinde önemli bir yere sahip olan 15 günlük DÖNÜŞÜM Gazetesi, Ankara'da, Türkiye İşçi Partisi’nin üyesi ya da yandaşı gençlerce 22 Nisan 1965'de yayımlanmaya başlandı. İlk beş sayı gazetenin sahipliğini Ataol Behramoğlu, yazı işleri sorumluluğunu Ümit Hassan üstlendi. Sonrasında gazetenin sahibi ve yazı işleri sorumlusu yakınlarda yitirdiğimiz Abdullah Nefes oldu. DÖNÜŞÜM Gazetesi’nin İstanbul temsilciliğini Namık Kemal Behramoğlu yürüttü. Gazetenin finansmanı SBF, ODTÜ ve DTCF’den Türkiye İşçi Partisi çizgisinde olan ya da sosyalist düşünceye eğilim gösteren, düşüncelerini basın yoluyla yaymak isteyen 500 kadar öğrenci gençten toplanan onar lira para ile sağlandı. DÖNÜŞÜM Gazetesi, Ankara ve İstanbul bulvarlarında, “Dönüşüm, Dönüşüm Toplumcu Gençliğin, Üniversitelinin Sesi-Amerika’nın Vietnam’daki barbarlığını yazıyor”, “Sadun Aren, Aziz Nesin, M. Ali Aybar Dönüşüm’de yazıyor”, “Rotatife karşı, basın ağalarına karşı Dönüşüm”, “Aydının ve emekçinin gazetesi”, “Amerika’nın Vietnam’da döktüğü masum kanların iç yüzünü yazıyor”, “Sosyalist ve aydın gençliğin gazetesi Dönüşüm” diye bağırılarak satılmaya başlandı. İlk baskısı 3.000 olan DÖNÜŞÜM Gazetesi, birkaç gün içinde tükendiği için ikinci baskı olarak 2.000 adet daha basıldı. Gazetenin sadece İstanbul Taksim Meydanı’ndaki satışı 1.500’dü. Sosyalist hareket tarihinde DÖNÜŞÜM'ü önemli yapan içeriğinin kitleleri aydınlatıcı ve sosyalist düşünceyi yaygınlaştırmaya yönelik olmasının yanı sıra sokakta gösterdiği etkinliktir. Gençler yakalarında TİP rozetiyle, sokaklarda, alanlarda DÖNÜŞÜM Gazetesi sattılar. O döneme ilişkin anılarda sokağa çıkışın, saldırıların ve bu saldırılara karşı gösterilen direncin kendine güveni, dayanışmayı ve yoldaşlığı pekiştirici rolü çokça yer alır. DÖNÜŞÜM'ü, Ankara'da Kızılay'da elden satan sosyalist gençlere kendilerine “milliyetçi” diyen gençler daha ilk sayısından itibaren saldıramaya başladılar. Bu saldırıların yanı sıra gençler polis tarafından da sık sık gözaltına alındılar. DÖNÜŞÜM, ülke ve yurt sorunları üzerine sosyalist bakış açısıyla yazılmış zengin yazı içeriğine sahipti. Gazetede ilk sayısından başlayarak enternasyonalist bir bakış açısı bulunuyordu. DÖNÜŞÜM'de, Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Sadun Aren, Aziz Nesin, Çetin Altan, Yaşar Kemal, Cem Eroğul başta olmak üzere çok sayıda sosyalist aydın yazdı. Abidin Dino çizimleriyle gazeteye katkıda bulundu. DÖNÜŞÜM yayın çizgisini şöyle anlatıyordu: "... DÖNÜŞÜM’ün tutumu açık ve kesin olacaktır. Yurt içinde, yurt dışında hep halkın, sömürülenlerin, baskı altında tutulanların, sesini duyuracağız. Olayların bilimsel ve halkçı açıdan yorumlarını sunacağız. Yurt ve dünya sorunlarına, nedenlerine inerek bilimsel çözümler öne süreceğiz. Üniversitenin bilimden uzak kalışının nedenlerini, üniversite gençliğini temsil ettiklerini söyleyen kuruluşların neden bir maşa olduklarını gene DÖNÜŞÜM’de bulacaksınız." Dönüşüm Gazetesi, Sayı 1, 22 Nisan 1965.[127] |
TİP Tarihi’nde (1961-1988) 21 Haziran 1968: Behice Boran ’68 Olayları Üzerine TBMM’de Konuşuyor1968'de başlayan boykot ve işgaller Haziran 1968'e gelindiğinde üniversite gençliğinin büyük çoğunluğunun desteğiyle sürüyordu. Bütün yurttaki 150 bin öğrenciden 70 bini sınavlara girmemişler veya bir biçimde etkilenmişti. Boykot ve işgalleri üzerine TBMM'de genel görüşme yapıldı. Meclisteki görüşmelerde TİP Grubu adına Behice Boran iki konuşma yaptı. İlki 21 Haziran'da, Demirel'e yanıt olan ikincisi 26 Haziran'dadır. "Bu boykot ve işgal olayları bir sosyal huzursuzluğun, sıkıntının, aksaklıkların dışa vurulmuş görüntüleridir. Ülkemizde bir yüksek öğrenim ve üniversite eğitimi sorunu olduğu, hatta genellikle bir eğitim sorunu olduğu, hatta eğitimin dışında bir gençlik sorunu olduğu öteden beri bilinmektedir. Bu sağlıksız durum son yıllarda sık sık kendisini belli etmiştir. Her yıl üniversiteye öğrenci alınma zamanları meydana gelen olaylar; Trabzon üniversitesinde geçen yıl öğrencilerin öğretimin aksaklığından, öğretmensizlikten yakınmaları ve ileri sürdükleri istekler hep bilinmektedir. ... Bugün öğrencilerimiz ne istiyor? Öğrencilerimizin hareketinden şunu anlıyoruz ki, kendileri gerçekten bir üniversite eğitimi yapmadıklarının farkındadırlar ve gerçekten bir üniversite eğitimi yapılmasını istiyorlar. Bazı çevrelerde, bazı gazetelerde şöyle görüşler ileri sürüldü: efendim, çok kolayından sınavı geçip, çok kolayından diploma almak istiyorlar. On binlerce öğrenci arasında böyle olanları da bulunabilir. Ama hareketin tümünün, defalarca basına yansıtılan dileklere ve son olarak bir kitapçık halinde yayınlamış oldukları dileklere bakarsanız görürsünüz ki, gençliğimiz hiç de öyle kolayca sınav geçip, kolayca diploma alma peşinde değildir. Tamamen aksine, gerçek bir üniversite eğitimi istemektedir ve bugün bu eğitimi alamamak durumunda olmanın sıkıntısı içindedir. Gençlerimiz bu bilince gelmiştir. Durum bir başka noktayı daha gösteriyor; gençlerimiz bu üniversite eğitiminden geçtikten sonra geleceklerinin garanti altında olmadığını, bir aydın işsizliği ile karşı karşıya olduklarını anlamakta ve bunun da bir çözümünün bulunmasını haklı olarak ülke yöneticilerinden beklemektedirler. Bugün birçok alanda olduğu gibi, bu alanda da bir çelişki vardır. Bir taraftan kalkınmamız için yetişmiş, uzman olmuş elemanlara ihtiyaç vardır, diğer taraftan da böyle yetişmiş olan gençler iş bulamamakta ve 'aydın işsizliği' diye bir sorun ortaya çıkmaktadır. Bu da işte, aslında düzen bozukluğunun gerçekleşmesinden başka bir şey değildir. ... Diğer taraftan boykot ve işgal hareketlerini yapan öğrenciler dağınık, başıboş bir durum göstermemektedirler. Boykot komiteleri vardır, işgal komiteleri vardır, bu komiteler arası konsey vardır, görüşme organı vardır. Yani, kendi aralarında bir örgütlenmiş görüntü vermektedirler. Ayrıca bu komite ve konseylerde hukuken oluşmuş resmi öğrenci dernekleri, onların temsilcilikleri de yer almaktadır. Bu bakımdan üniversitelerin, demin anlattığım şekildeki bir organı bu öğrenci temsilcileriyle karşı karşıya gelerek bütün üniversiteleri kapsayan sorunları konuşmalıdırlar. Yalnız bizim önerimizde bir de şu nokta var; onu söyledim ama belki fark edilmedi, bu temsil eşit sayılarda olmalıdır. Yani, alınacak kararlarda öğrencilerin de etkin bir rolü olmalıdır. Yoksa 14 kişilik bir öğretim üyesi heyetine iki tane, üç tane öğrenci temsilcisi alınırsa, bu öğrencilerin temsilciliği kâğıt üzerinde bir temsilcilik olur. Çünkü 14’e karşı üç oyla orada öğrencilerin etkin bir biçimde görüşlerini savunabilmeleri, kararları etkileyebilmeleri olanağı kalmaz. Biz, gençlerimizin akılcı, anlayışlı, sağduyulu olduklarına inanıyoruz. Dilekleri ve şikâyetleri gösteriyor ki, onlar sorunları kapsamlı ve temelden görmektedirler. Öyle kolay diploma almak, kolay sınav geçmek peşinde değillerdir. Görüşmelere oturulduğu zaman belki uygulanması mümkün olamayacak, uygun görülmeyecek görüşler ileri sürseler bile, eğer kendileriyle gerçekten iyi niyetle, gerçekten eşit koşullar altında ve kabul edilebilir nedenlere dayanarak görüşme yapılırsa, bazı isteklerinin neden gerçekleştirilemeyeceği gerçeklere dayanılarak içtenlikle anlatılırsa, onlar da elbette ki direnmeyecekler, bunu kabul edeceklerdir." Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 28, Sayfa 299-307. Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 2, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1080-1089.[128] |
TİP Tarihi’nde (1961-1988) 21 Haziran 1980: NATO’ya Hayır, Akdeniz’de Barış ve KardeşlikYunanistan Barış Komitesi ile Girit'teki yabancı askeri üslerle mücadele komitesinin Girit'te ortaklaşa düzenlediği uluslararası konferansa Mısır, Libya, Lübnan, Suriye, Kıbrıs, Romanya, Bulgaristan, Sovyetler Birliği, İtalya ve Fransa ile Türkiye'nin barış komitelerinden 300'e yakın delege katıldı. Konferansa Türkiye barış güçleri adına katılan gazeteci ve Türkiye İşçi Partisi üyesi Niyazi Dalyancı, konuşmasında: "Neden Batı Avrupa'ya ölüm gücü daha yüksek Pershing ve Cruise füzeleri yerleştiriliyor, neden Türkiye'deki üsler yeni bir anlaşma ile yeniden yasallaştırılıyor, neden Kıbrıs'ta yüz yıllardır birlikte kardeşçe yaşamış Türk ve Rum toplumları arasındaki gerginlikler körükleniyor, Filistin halkı neden hâlâ yurtsuz? Bu sorular daha çoğaltılabilir ama cevap aynıdır. Füzeleri, uçakları, silahları yapanlar kârlarına kâr katsınlar diyedir. Dünya halklarının siyasal, ekonomik ve toplumsal kurtuluşları sürekli ertelensin diyedir. ...” diyordu. "Girit Çağrısı" başlığı altında hazırlanan konferans ortak bildirisinde, nükleer silah taşıyan tüm savaş gemileri ve denizaltılarının Akdeniz'den çekilmesi, Kıbrıs, Girit gibi Akdeniz adalarındaki ve Akdeniz ülkelerindeki tüm yabancı üslerin kaldırılması ve yabancı askerlerin geri çekilmesi, bölge ülkeleri arasındaki anlaşmazlıklara kesinlikle barışçı çözüm yollarının bulunması istenmektedir. Yürüyüş Dergisi, Sayı 273, 01 Temmuz 1980.[129] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/20Tüm Çalışanlara Sendikalaşma Hakkı “Türkiye İşçi Partisi işçilerin memur sayılmasına karşı olduğu gibi işçi-memur ayırımının ortadan kalkması ve tüm çalışanlara toplu sözleşmeli ve grevli sendikalaşma hakkı tanımasından yanadır. Demokratik idare, ekonomik-sosyal durumlarını koruyabilmeleri ve iyileştirebilmeleri için tüm çalışanların bu haklara sahip olmalarını gerektirir. Demokrasi iddiaları lafla değil icraatla isbat edilir. Çalıştırdığı insanlara bu hakları tanımayan bir devlet yönetimi demokratik değildir. İşçi-memur ayırımı konusunda işçilerimizin ve sendikaların gösterdiği hassasiyet ve direniş doğal ve yerindedir. Demokratik hak ve özgürlükler onlara sahip çıkılıp sonuna dek savunularak kağıt üzerinde kalmaktan kurtulur, gerçekleşir.” Yürüyüş Dergisi, Sayı 37, 23 Aralık 1975. Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 2, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1442.[130] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/21
21 Ekim 1976 tarihinde toplanan TİP Başkanlık Kurulu’nun burjuva basınında DİSK aleyhine girişilen kampanya konusundaki görüşleri:”Üst yönetim olarak ne kadar sağa kaymış ve kuruluş ilkelerinden uzaklaşmış olsa dahi DİSK, işçi sınıfı üzerinde yaratmış olduğu imajı ve sendikal kuruluş olarak çekim merkezi durumunu korumaktadır. Buna tahammül edemeyen burjuvazinin MC’ye dönük kesimi ise ilk fırsat ve imkânda saldırıya geçerek DİSK’in şahsında işçi sınıfının ilerici sendikal hareketine bir darbe vurmak istemektedir. Diğer yandan DİSK üst yönetiminin sosyalist sendika yöneticilerini ve sendikaları kuruluşun dışına atmak, sosyalist işçileri fabrika temsilciliklerinden ve hatta işyerlerinden uzaklaştırmak çabaları ve DİSK’i kuruluş ilkelerinden saptırıp sosyal demokratlaştırmak girişimleri ve nihayet son direniş dolayısıyla işçi sınıfının kitle ile örgüt arasında asıl bağını teşkil eden binlerce militan, yiğit üyesinden bir bölüğünün fabrikalardan uzaklaştırılmış olması örgüt bünyesini bugün burjuvazinin bu tip saldırılarına açık bir hale getirmiş bulunmaktadır. Ancak işçi sınıfımızın bugün DİSK’te somutlaşan ilerici sendikal hareketinin böyle kampanyalarla geriletilemeyeceği ne kadar açık ise, bütün bu olaylar dizisi, TİP’lilerin, sosyalistlerin, demokratik, ilerici sağlam unsurların DİSK’i kuruluş ilkeleri çerçevesinde tutmak ve geliştirmek, sendikaların ve DİSK’in en alt birimlerinden en üst yönetimine kadar tüm görevlere sağlam, bilinçli, güvenilir unsurları getirmek ve oralarda tutmak için verdikleri mücadelenin de ne kadar haklı olduğunu bir kez daha açık olarak kanıtlamaktadır. Tüm ilerici, sosyalist işçiler, temsilciler, yöneticiler ve bugün için hangi partiye yakınlık duyarsa duysun DİSK’i benimsemiş tüm işçiler şimdi, her zamandan çok, sendikalarına ve DİSK’e sahip çıkmak ve örgütlerini içten ve dıştan yozlaştırmaya, yıpratmaya çalışanlara karşı kararlı ve güçlü bir mücadele vermek durumdadırlar. DİSK’in ne yıpratılıp dağıtılmasına, ne de çizgisinden saptırılıp sosyal demokratlaştırılmasına müsaade edilmemelidir, edilmeyecektir.” Çark Başak Dergisi, Sayı 17-18, 1 Kasım 1976.[131] |
TİP Tarihi’nde 23 Haziran 1967: Meclis Komisyonu Çetin Altan'ın Dokunulmazlığının Kaldırılmasına Karar Verdi22 Haziranı 23'e bağlayan gece sabaha karşı Meclis Anayasa ve Adalet Karma Komisyonu TİP İstanbul Milletvekili Çetin Altan'ın dokunulmazlığının kaldırılmasına karar verdi. TİP Konya Milletvekili Yunus Koçak komisyonda, "Çetin Altan'ın yazılarından dolayı açılan davaların görülmekte olduğunu, Anayasa'nın 132. maddesine göre, yargı organlarında görülen davaların yasama organlarında ele alınamayacağını" belirtti. O tarihte Komisyonun gündem sırasında döviz kaçakçılığı ile suçlanan 67 dosya vardı. Anayasa ve içtüzük hükümlerine aykırı biçimde 88 dosya varken türlü usul oyunları ile Çetin Altan görüşmesi öne alındı ve aceleyle karar bağlandı. Karar "[Meclis'te] Genel Kurul kabul ettiği takdirde Çetin Altan'ın Akşam Gazetesi'nde yayınlanan beş yazısından dolayı toplam 45 yıl hapis cezası ile mahkemeye sevki..." deniliyordu. Çetin Altan karar üzerine "yarın benim dokunulmazlığımı kaldıracaklar. Türk Parlamento tarihinde Meclise ilk defa girmiş sosyalist bir yazar için bu soy muamelelere uğramış olmak, Türk sosyalizminin şerefli sayfalarını teşkil edecektir" dedi. Karar ve devamındaki gelişmeler, demokratik kamuoyunda büyük tepkilere neden oldu. Açıklamalar, toplantılar, mitingler yapıldı. Çetin Altan'ın, aydınlatıcı yazıları, konuşmaları ve keskin kalemiyle, 1960'larda sosyalist düşüncenin kitleselleşmesine çok önemli katkıları oldu. Döneminde sosyalist hareketin en önemli sözcülerindendi. Mecliste saldırıldı, dövüldü. Yazılarından dolayı hapis cezaları aldı. 22 Ekim 2015 tarihinde yaşama gözlerini yumduğunda Türkiye İşçi Partililer bir ilanla o dönemdeki Çetin Altan’a saygılarını sundular. [132] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/22Türkiye İşçi Partisi 1. (6.) Büyük Kongre Kararlarından: "3/2A- Türkiye İşçi Partisi Birinci Büyük Kongresi Türkiye işçi sınıfının sendikal hareketini burjuvazinin belirlediği sınırlar içinde tutmaya çalışan sınıf uzlaşmacılığı anlayışını reddeder; bu anlayışı etkisizleştirmek ve giderek sendikal hareketten bütünüyle tasfiye etmek için mücadeleye devam edeceğini belirtir. 3/2B- Türkiye İşçi Partisi Birinci Büyük Kongresi, ilerici sendikal hareketi yörüngesinden saptırarak, onun burjuvazinin belli bir kesiminin yedeğine alınması sonucunu doğuracak her türlü akım ve görüşlerle ödünsüz olarak mücadele azmini teyid eder." Çark Başak Dergisi, Sayı 26-27, 16 Mart 1977.[133] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/23Öğretmenler İşçi Sınıfıyla Omuz Omuza Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran'ın 24 Temmuz 1976 tarihinde düzenlenen TÖB-DER 3. Olağan Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmadan: "Öğretmenler ve öğretim kurumları öğrencileri olan yeni kuşaklara gerçekleri, doğruları öğrettikçe, bu gerçek ve doğrulardan tedirgin olan çıkarcı egemen sınıfları, iktidarlarını, politikacılarını ve ideologlarını karşılarında bulacaklar, her türlü baskıya uğrayacaklardır. Nitekim öyle olmaktadır. Etkin Mücadele Örgütlü Mücadeledir Gerçekleri, doğruları öğretmek öğretmenlerin ve öğretim kurumlarının temel, kaçınılmaz görevidir. Öğretmenler görevi yerine getirmenin mücadelesini vermek durumundadırlar, yalnız kişiler olarak değil, örgütlü bir topluluk olarak. Etkin mücadele örgütlü mücadeledir. Bunu, öğretmen kitlesinin örgütü olan TÖB-DER verme durumundadır ve vermektedir. Başlıca mücadelelerinden biri, bilim, düşün, öğretim ve öğrenim özgürlüğünü savunma, bu özgürlüğünün gerçekleşmesini sağlama mücadelesidir. Az önce belirttik ki işçi sınıfının ideolojisi, nesnel gerçeklikten, bilimden kaynaklanmaktadır ve bilimsel doğruların çıkarlarına uygun düştüğü sınıf işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı sınıfsal konumu ve niteliği dolayısıyla bilim, düşün ve öğrenim özgürlüğünden yanadır. Demek ki, günlük yaşam mücadelesinden daha soyut olan bu alanda dahi demokratik kitle örgütü TÖB-DER'in mücadelesiyle işçi sınıfı hareketi ve mücadelesi aynı safta yer almaktadır. Bir mesleki kitle örgütü olarak, öğretmenlerin özlük işlerini takip etmek, uğranılan haksızlıkların düzeltilmesini sağlamaya çalışmak, ekonomik-sosyal hakların –bu sırada grevli ve toplu sözleşmeli sendikalaşma hakkının- elde edilmesi için uğraşmak, mücadele etmek de TÖB-DER'in başta gelen görevlerindendir. Ama bu uğraş ve mücadeleler de işçi sınıfının mücadelesiyle aynı çizgiye düşmektedir. Amaç, her iki kitlenin durumunu iyileştirmek, yaşam düzeyini yükseltebilmektir. Mücadelenin yönelttiği hedef de aynıdır: İktidar ve iktidarın sınıf dayanağı burjuvazi ve müttefikleri. Ve nihayet, temel demokratik özgürlükleri, fikir, vicdan, felsefi görüş, söz, yayın, örgütlenme, toplantı ve gösteri özgürlüklerini korumada, genişletmekte, emperyalist baskı ve sömürüye karşı tam bağımsızlığı savunmada işçi sınıfı ve demokratik kitle örgütleri hareketleri birleşirler. İşçi sınıfının, kafa emekçisi öğretmenlerin, memurların, teknik elemanların ve diğer emekçi kitlelerin demokratik özgürlüklerin genişleme ve gelişmesinden, tam bağımsızlığın gerçekleşmesinden kaybedecekleri hiç bir şey yoktur, kazanacakları çok şeyler vardır. Bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin bütünselliği içinde itici motor güç, öncü güç işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı kapitalist toplumun temel ilerici sınıfıdır. Kapitalizmin diğer temel sınıfı burjuvazi toplumsal gelişmenin geçmişinde sahip olduğu ilerici, öncü güç niteliğini artık yitirmiştir. Türkiye'de ara tabakalar denilen küçük burjuva aydın kesimi de öyle." Çark Başak Dergisi, Sayı 12, 1 Ağustos 1976. Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 2, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1543-1544.[134] |
TİP Tarihi'nde 26 Haziran 1968: '68 Olayları Üzerine Boran, Süleyman Demirel'e Yanıt VeriyorBehice Boran, 21 Haziran'da Meclis'te '68 Olayları üzerine TİP'in görüşünü açıkladı. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel önceleri 'Dünyada yeni fikirler, yeni görüşler, üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken yeni olaylar beliriyor. ... Sorun birpolis sorunu değildir. Sorun bir toplum olayıdır, bir sosyal sorundur' açıklamaları yaptı. Ancak somut olarak tutum alma noktasında gençliğin talepleri ve protestosu yaygınlaşınca açıklamalarını unutarak gençliğin karşısında tutum aldı. Gençliği ve Türkiye İşçi Partisi'ni Meclis kürsüsünden suçladı. Demirel, 'faili ne arıyorsunuz, buradadır' diyerek TİP'i hedef gösterdi. Behice Boran 26 Haziran'da Demirel'e Meclis kürsüsünden yanıt verdi: "Sayın Başbakan [Süleyman Demirel] bu genel görüşme konusunda verilen önergenin gündeme alınıp alınmaması konusunda bu kürsüden konuşurken şöyle demişti: 'Sorun bir polis sorunu değildir. Sorun bir toplum olayıdır, bir sosyal sorundur.' Sayın Başbakanın bu sözlerine bakarak ümit etmiştik ki, olayları belki iktidara geldiklerinden beri ilk defa olarak, az çok sosyolojik bir açıdan, geniş açıdan ele alacak, bu olayların altında yatan temel sosyal nedenlere, koşullara inecek. Bunu ümit etmiştik veya daha doğrusu ümit etmek istemiştik. Gerçi kendisinin formasyonu, partisinin dayandığı egemen sınıflar, partisinin programı ve izlediği politika böyle bir ümide pek yer vermek olanağı bırakmıyordu ama yine de insanlar değişir, belki bazı sosyal gerçekleri kendileri görmeye başlamışlardır diye yine de ümit etmek istemiştik. Geçen gün o uzun konuşmalarına da dünyadaki olayları özetlemekle, gerçi birtakım gazete kupürlerine atıf yaparak çok yüzeyde bir tahlil olmakla beraber, bu şekilde başlayınca, eh ümidimiz biraz daha kuvvetlenir gibi olmuştu. Oysa sonunda Sayın Başbakan döndü dolaştı, yine her zamanki anlayışıyla bir suçlu, bir tahrikçi aramak sonucuna dayandı kaldı. Oysa, bir olay polis konusu değildir, toplum olayıdır, toplum sorunudur demek şu demektir: Yani o olayların altında yine birtakım objektif sosyal olaylar, koşullar, nedenler yatıyor demektir. Bunun başka anlamı yok. Yoksa bu kadar yaygın bir gençlik hareketini açıklamak için yine birkaç tahrikçi, suçlu aramak yoluna gidilecekse o zaman olaya bir toplum sorunu denilmez. Sosyolojinin en temel metodolojik kuralı sosyal olayların, olguların yine sosyal olgular ve olaylarla açıklanabileceğidir. Anlaşılıyor ki, Başbakan böyle 'sosyal sorun, toplum olayı, dünya yeni ufuklara gidiyor' filan gibi sözleri, bu sözlerin gerçek anlamını pek de fark etmeden, pek de anlamadan işte öyle belki de etkin, büyük laflar olsun diye söylemiştir. (AP sıralarında gürültüler) Hele, 'Faili ne arıyorsunuz buradadır' gibi bir cümle, böyle sorumsuz olarak bir partiyi bu kürsüden suçlamak girişimi bir Hükümet Başkanının sahip olması gereken ciddiyetle hiç de bağdaşmayacak bir açıklama ve davranıştır. Sonra bu suçlu ve tahrikçi arama çabası nereye dayandırılıyor? Başbakan bu kürsüden uzun uzun öğrenci derneklerinin yayınladıkları bildirilerden, pankartlarına yazdıkları beyanlardan sözler okudu ve arkasından da, bu aynı şeyleri biraz sonra Meclis tutanaklarından da okurum, dedi. Bu düşünceye göre aynı mantıkla şöyle diyebiliriz: Eğer biz bu kürsüden iki kere iki dört eder dersek, dışarıda birtakım dernekler, kişiler, çevreler de iki kere iki dört eder derse, o zaman arada mutlaka bir bağ vardır, bir taraf diğer tarafı tahrik etmiş demektir. Nasıl matematikte objektif gerçekler varsa, nasıl müspet ilimlerde kişilerin hükümleri dışında objektif gerçekler varsa, sosyal ilimlerde de, sosyal olaylar alanında da kişilerin ve örgütlerin verdikleri hükümler dışında objektif olaylar, bu olaylar arasında objektif zorunlu bağlantılar, bağlar vardır. Aklın yolu bir olduğuna göre elbette ki olaylara bilim açısından, mantık açısından bakmasını bilenler aynı sonuçlara, aynı hükümlere varacaklardır. Kaldı ki, suçlanmak istenen öğrenci istekleri nelerdir? Ne demiş öğrenciler? Eğitim sistemimiz halktan alınan vergilerle finanse edildiğine göre, masrafları karşılandığına göre halkın hizmetinde, halka dönük bir eğitim sistemi isteriz demiş... Kabahat mi etmişler? Sayın Başbakanın düşüncesine göre halkın vergileriyle harcamaları karşılanan eğitim sistemimiz, halka dönük, halkın hizmetinde olmamalı mıdır? Ne demiş öğrencilerimiz? Köylü çocuklarımıza, yoksul halkımızın çocuklarına da eğitim olanağı verilsin denmiş. Başbakan aksi düşüncede midir? Ne demiş öğrencilerimiz? İç ve dış sömürüye paydos demiş, emperyalizme karşı çıkmış. Bunun karşısında mıdır Sayın Başbakan? İç ve dış sömürü düzeni devam mı etsin, emperyalizmin baskısı, nüfuzu Türkiye üzerinde devam mı etsin, bağımsız bir Türkiye'yi istemesin mi gençliğimiz? Bunun mu karşısındadırlar? (AP sıralarından tepkiler...) ... Sayın Başbakan diyor ki, 'İşgal yasal mıdır?' Bir kere Anayasamızın 28. maddesi der ki, silahsız ve saldırısız olmak koşuluyla Türk vatandaşları toplanma ve yürüyüş yapma hakkına sahiptirler. Bir toplanma yaptığınız zaman mutlaka bir yeri işgal ediyorsunuzdur. Bir yürüyüş yaptığınız zaman mutlaka bir yeri işgal ediyorsunuzdur, meydanları işgal ediyorsunuzdur, sokakları işgal ediyorsunuzdur; toplanma sürdüğü sürece orada trafiği engellemiş, temizlik işleri bir takım kamu hizmetlerini engellemiş oluyorsunuz. Elbette ki, üniversitelerin işgali de bir toplanmadır ve geçici bazı isteklerin yerine getirilmesi için yapılmış bir toplanma olayıdır." Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 28, Sayfa 275-379. Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 2, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1089-1094.[135] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/24Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran'ın 24 Temmuz 1976 tarihinde düzenlenen TÖB-DER 3. Olağan Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmadan: Örgütsel Bağımsızlık ve Politik Tarafsızlık “Toplumsal konumlarındaki ve karşılaştıkları sorunlardaki benzerlikten, ortak noktalardan dolayı işçi sınıfı ile emekçi sınıf ve tabakaların örgütleriyle demokratik kitle örgütleri arasında kısaca belirttiğimiz mücadelede paralellik, birliktelik doğabilir. Ama bu yeterli değildir. Ekonomik ve politik iktidara sahip egemen sınıfların gücünü dengeleyebilmek, onun üstesinden gelebilmek için birlikteliğin daha bilinçli bir biçimde güç ve iş birliğine dönüştürülmesi gerekir. Gerek demokratik kitle örgütü içinde gerçek ve güçlü bir birlik, gerekse kitle örgütü hareketiyle işçi sınıfı hareketi arasındaki uyumluluk ve güç birliği, çeşitli görüşlerin, politik çizgilerin ortalaması alınarak sağlanamaz. Birbirleriyle asla biraraya gelemeyecek, uzlaşamıyacak görüşler, politik çizgiler de vardır. Herkesi ve tüm görüşleri, çizgileri birleştirmek, asgari müşterekler dahi bulabilmek mümkün değildir. Kitle örgütünün kitle örgütü olarak sorunlarına, uğraşlarına, mücadelesine en gerçekçi ve geçerli çözümleri öneren, ışık tutan, kılavuzluk eden politik çizgiyle, o çizgiyi oluşturup uygulayan politik örgütle uyumluluk içinde olunur. Bu benimseme, söz konusu politik örgütün kendisini bir üstünlük iddiasıyla dışardan dayatması, empoze etmesi sonucu değil, kitle içinde, tabanda inandırıcılık, güven, saygınlık ve etkinlik kazanmasıyla oluşur. Örgütsel bağımsızlık bu noktada kendini gösterir. Örgütsel bağımsızlık, örgütü hiç bir görüşün, hiç bir siyasal partinin kuyruğuna takmayacağım diye mevcut tüm görüşleri, tüm partileri reddetmek değildir. Kitle örgütünün kendi işleyiş kuralları ve disiplini içinde kendi organlarınca en doğru en gerçekçi ve geçerli gördüğü politik çizgiyi kendi iradesiyle benimsemesi ve bu çizgiyi yürüten siyasal partiyle uyumluk içine girmesi bir partinin “kuyruğuna takılma" değildir, örgütsel bağımsızlığın doğru biçimde işleyişidir. Örgütün “ülkemizin ve halkımızın sorunlarına karşı bağımsız" olmadığı kabul ediliyorsa, ülkenin ve halkın sorunlarına en doğru ve geçerli çözümleri öneren ve bunun mücadelesini veren politik harekete ve örgüte karşıt tavır alınamaz. Partilerüstü sendikacılık ne kadar fiilen mümkün değilse, partilerüstü kitle örgütçülüğü de değildir. Bununla beraber kitle örgütleri elbette iktidar olmayı hedefleyen siyasi partilerle aynı nitelikte örgütler değildir ve çalışma alanları farklıdır." Çark Başak Dergisi, Sayı 12, 1 Ağustos 1976. Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 2, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1544-1545.[136] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/25Türkiye İşçi Partisi Başkanlık Kurulu'nun, ilerici sendikal hareketin durumunu değerlendirerek DİSK'te yer alan gelişmelere ilişkin olarak 24 Mart 1979 tarihinde yayınladığı bildiriden: "...İlerici sendikal hareketin birliğini sağlamayı ve bunu korumayı devamlı gözeten ve buna dayanan bir politikanın ısrarlı, kararlı savunucusu olan Partimiz, DİSK'in 1971'den bu yana içine düşürüldüğü durumdan kurtarılması ve hareketin tekrar sınıf eksenine oturtulması için: 1. 1975'ten sonra politik görüşleri nedeniyle DİSK veya DİSK'e bağlı sendika üyeliğinden çıkarılanlar hakkındaki ihraç kararlarının – bu arada son ihraç kararlarının – ortadan kaldırılmasını, 2. DİSK'in ve bağlı sendikaların demokratik bir işleyişe kavuşturulmasını sağlayacak demokratik tek tip tüzüğün kabulünü DİSK üyeliğinin bağlayıcı koşulu haline getirilmesini, 3. Sınıf ve kitle sendikacılığı ilkelerine gerçekten bağlı, emperyalizme ve faşizme karşı mücadelenin gereklerine uygun bir politikayı yürütebilecek bir yönetimin oluşturulmasını gerekli görmektedir. Türkiye İşçi Partisi, işçi sınıfının ekonomik mücadelesini burjuvazinin çıkarlarıyla barıştırmayı öngören sınıf uzlaşmacılığına karşı etkin mücadeleyi bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da sürdürecektir..." Çark Başak Dergisi, Sayı 59, 1 Nisan 1979.[137] |
TİP Tarihi'nde 27 Haziran 1967: Tarık Ziya Ekinci, Meclis'te Kalkınma Planı Üzerine Görüşmede Doğu Kalkınması'nı AnlatıyorTİP Diyarbakır Milletvekili Tarık Ziya Ekinci, Meclis'te "İkinci 5 Yıllık Kalkınma Plânı (1968-1972)"nın Doğu Kalkınması bölümü üzerine bir dizi konuşma yaptı. İlki 27 Haziran 1967'dedir. Konuşmaları TİP Mecliste serisinden "Doğu Dramı" olarak yayımlandı. "...Doğuda yaşıyan vatandaşlarımızın etnik özelliklerini paravan yaparak ortaya atılan bu faşist fikirler aslında özel sektörcü sosyo-ekonomik düzenin dengesiz ve adaletsiz gelişme olanaklarını doğrulıyan ve Doğu bölgesinin geri kalmışlığını haklı göstermeye çalışan ideolojik akımlardır. Anayasamızın 54 ncü maddesi kan esasına dayanan millet anlayışını reddetmektedir. Yine Anayasamızın 12 nci maddesi 'Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefe, inanç, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin kanun önünde eşittir' ilkesini getirmek suretiyle vatandaşlar arasında etnik özelliklerinden dolayı ayırım yapmayı kesinlikle yasaklamıştır. Anayasamızın 3 ncü maddesi de 'Türkiye Devleti ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür' dediği halde Anayasamızın bu hükümlerini pervasızca çiğniyerek kan esasına dayanan bir millet kurma özlemi içinde olan bu sapık fikirlerin toplumumuzda müsamaha ile karşılanması tehlikeli bir gelişmenin işareti sayılmak gerekir. Doğunun geri kalmış bir bölge olduğunu ifade ederek Doğu kalkınması için hükümetleri göreve çağıran yurtsever aydınlarımız bölücülük yaptıkları gerekçesiyle Adalet Bakanının direktifiyle tutuklanırken millet bütünlüğünü bozan, kanunlarımızın suç saydığı bu ayırıcı fikirlerin sahipleri ise hiçbir takibata uğramamakta âdeta teşvik görmektedirler. Doğu'da yaşıyan çilekeş halkımızın içinde bulunduğu feci hayat şartlarını düzeltmek için ciddî bir çaba sarf edilmeden, en ağır hareketlere maruz kalmaları, kendi öz vatanından kovulmak ve toptan imha edilmek tehdidi ile karşı karşıya bırakılmaları, insanlık tarihinin kaydettiği en şen'i bir diskriminasyon politikasıdır. Hükümeti, Anayasaya karşı olan bu ayırıcı akımlar üzerinde dikkatle durmaya ve gerekli tedbirleri almaya davet etmeyi bir görev sayarız." Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 19, Sayfa 393-402. Doğu Dramı, Türkiye İşçi Partisi Mecliste 5, 1967. s. 26-27.[138] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/26İşçileri Süründüren Sendikalar "Zonguldak'ta hakiki olarak işçiden yana bir sendika yoktur. Zonguldak Maden İşçileri Sendikası bu sene başında, 6-7 Şubat günlerinde, işçiler tarafından istenmeyen sendika olarak ilan edilmiştir. Son toplu sözleşmede elde edilen haklardan yararlanmak isteyen işçiler, bağlı oldukları diğer sendikadan istifa etmeye zorlanmaktadırlar. Zonguldak'ta gerek iki büyük sendika olsun, gerekse yerden mantar biter gibi çoğalıp duran ufak tefek sendikalar olsun bütün hepsi, işçinin bir oyuna düşürüldüğünü gösterir. Çünkü sendikanın bugünkü görevi işçileri bir çatı altında toplamaktır. İşçi, yüz yıl yaşasa patron olmaz. Bu hakikattir. İşçi, patron olmayacağına göre çalıştığı işte iyi yaşayabilmek için daha çok yövmiye almak ister. Ocak içinde kimsenin kendine küfretmemesini ister. Sendika da işçinin haklarını işverenden söke söke alır. İşçiyi ezdirmez. Ama sendika bir tane değilse; üstelik sendikalar hep işverenden yana ise, bu, işçilerin bölündüğünü, kuvvetlerinin işveren karşısında zayıfladığını gösterir. Zonguldak'ta bu gün işçiler, işveren tarafından ve kendilerinden kesilen aidatlarla yaşayan bir takım şiş göbekler tarafından bölünmüşlerdir. Maden işçileri mevcut sendikaların kendilerinden yana olmadığını, esasen işveren durumunda olan nezaretçiler ve başçavuşlar tarafından idare edildiğini biliyorlar. Gene biliyorlar ki, bu nezaretçi ve başçavuşlar, üst kademedeki işverene karşılık işçinin haklarını korkusuzca savunamıyorlar. Ve üst kademedeki işverene yaranmak için onların dümen suyundan gidiyorlar. Maden işçileri kendi sendikalarını kurup bu günkü sarı sendikaları yıkacaklardır. ... SÖMÜRÜCÜYE YUMRUK" Sömürücüye Yumruk Gazetesi, Sahibi TİP Genel Yönetim Kurulu Üyesi ve Zonguldak İl Başkanı Hüsamettin Güven, Sorumlu Müdür Ahmet Hamdi Dinler, Sayı 13, 26 Temmuz 1968. [139] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/27Sendikal Hareket "Diyalog" ve Uzlaşmacılık "Sendikalar konuşacaklar, diyalog kuracaklardır. Burada soru, kiminle ve nasıl diyalogdur. Kiminle sorusunun yanıtı, yalın ve açıktır: herkesle. Evet, sendikalar herkesle, toplumun her kesimi ile, bireysel ve örgütsel düzeyde konuşmak durumunda ve görevindedirler. Hükümetlerle, işverenlerle, demokratik kitle örgütleriyle, meslek kuruluşlarıyla, kamuoyu ile, basınla 'diyalog' kurmak durumunda ve görevindedirler. İşlevleri bunu gerektirir. Önemli olan nasıl ve niçin 'diyalog'dur. Uzlaşmacılık ilintisi, yanıtlarda ve davranışlarda yatar. Bu yanıtlar ve davranışlar, ilerici sendikal hareket ile uzlaşmacılığı benimsemiş sendikal hareketi birbirinden ayırır. Hükümetler ve patronlar için diyalog; genellikle kendi istemlerini ortaya koymaktan ve bunun ötesinde bir şey olmayacağını belirterek, sendikalardan bunu kabul etmelerini istemek anlayış ve davranışından ibarettir. İşte buna yanaşmayanları 'diyalog'dan kaçan taraf olarak suçlama demagojisi yaparlar. Tekellerin siyasal iktidarında, bu yapıları daha da açık görülür ve pervasızlaşırlar. Ülkemizin bugünkü somutu da budur. İşte sınıf sendikaları bunları bilerek ve bilinçle bu çevrelerle 'diyalog' yaparlar. Sendikalar herşeyden önce istem kuruluşlarıdır. Gündelik işlerden, küçük ya da büyük kollektif sorunlara, toplumsal sorunlara değin her alanda istemde bulunurlar. İstemleri vardır. İstemde bulunurken önermek durumundadırlar. Önermeden istemde bulunmak, verilene, dikte ettirilene önceden evet demiş olmayı gerektirir. İstemi sadakaya dönüştürür. 'Diyalog'u eylem olmaktan çıkartıp 'rica'cılığa ulaştırır. Kendi gücüne güvenmeye değil, hükümet ve patronların el uzatmasını beklemeye götürür. Kısaca reformizmin batağına oturtur. Oysa 'öneri getiren güç' olma bilincindeki bir sendikal hareketin istemleri; onu uzlaşmacılığın rotasındaki bir diyalog anlayışının kıyısına bile yaklaştırmaz. ... Tüm bu belirtilmeye çalışılanlarla birlikte ve bütünsellik içinde sendikalar için 'diyalog'; istemlerini bildirdiği, çözüm önerilerini getirdiği, tartışmaktan korkmadığı, sermaye sınıfının her alandaki örgütlerinin yaptıklarını ve yapmak istediklerini sergilediği, kamuoyuna kendisini anlattığı, diğer emekçi örgütleriyle dayanışmasını sağladığı ve pekiştirdiği, ulusal çıkarların savunucusu olduğunun kitlelerce daha iyi kavrandığı, özgürlüklerin ve ekmeğin kararlı savaşımcısı olduğunu gösterdiği ve sağladığı alan ve işlem olacaktır." Özcan Kesgeç, TİP Merkez Yönetim Kurulu Üyesi; Gün Dergisi, Sayı 38, Nisan 1988.[140] |
TİP Tarihi'nde 29 Haziran 1965: Anayasa Mahkemesi, TİP'in 141-142. Maddeler Başvurusunu ReddettiAnayasa Mahkemesi, 1963-1973 esas numaralı davada 141/142. maddelerin Anayasa'ya aykırı olmadığına karar verdi. (Karar No: 1965/40). Kararın gerekçesi Resmî Gazetede iki yıl sonra yayınlandı. Mahkemenin, TİP'in başvurusunu reddi üzerine Genel Başkan Mehmet Ali Aybar bir açıklama yaptı: "... Biz Anayasa Mahkemesi'nin kararına rağmen, bu faşist maddelerin demokratik Anayasamızla bağdaşmadığı hususundaki ilmî inancımızı muhafaza ediyoruz. ... Davanın reddedilmiş olmasından sosyal gelişmenin durdurulabileceği veya yavaşlatılabileceği anlamı çıkmaz. Herhalde bu sosyal gelişmeye karşı olan toprak ağaları, yabancıya aracılık eden sermaye çevreleri ve bunların sözcüleri, bu ret kararından yararlanabilecekleri ümidine kapılmadılar. Bu karardan politik bir istismar konusu çıkarmayı umanlar hüsrana uğrayacaklardır. ... Aslında bu karar hiçbir şeyi değiştirmiş değildir. Türkiye'miz tek partili rejimden biçimsel çok partili rejime ve bundan da demokratik sosyal anayasa rejimine, bu faşist maddelerin yürürlükte tutulmasına rağmen gelmiştir." (Sosyal Adalet Dergisi, Yıl 2, Sayı 16, Temmuz 1965, s. 17-18) AP grubunda bir konuşma yapan Süleyman Demirel "biz komünist düşmanıyız, komünizmle yılmadan mücadeleye kararlıyız. Türkiye'ye komünizm giremez, çünkü nüfusumuzun % 98'i müslümandır" dedi. Anayasa Mahkemesi'nin ret kararına rağmen gerekçesinde sosyalist yayınlar ve propaganda konusunda açık kapı bırakması faşist 141/142. maddeleri büyük ölçüde kadük duruma getirdi. Ancak 12 Mart 1971 Askeri Darbesi'nden sonra maddeler bütün şiddeti ile uygulanmaya devam edildi. [141] |
TİP Tarihi'nde 30 Haziran 1969: Behice Boran ve Bürokrasi TartışmalarıBehice Boran, Emek Gazetesi'nin 4, 5 ve 6'ncı sayılarında, ilkinin başlığı "Bürokrasi Üzerine Tartışmalar" olan bir dizi yazı yazdı. 30 Haziran 1969 tarihli 5'inci sayıda "Bürokratlar Bir Sınıf Mıdır?" yazısı çıktı. Boran, bu yazısında bürokrasinin toplumsal sınıflar karşısındaki konumunu değerlendirir. Bürokrasi konusunda üç ana yaklaşımın olduğunu belirten Boran, Milli Demokratik Devrimcilerin, Mehmet Ali Aybar'ın ve İdris Küçükömer'in görüşlerini de tartıştı. Tartışma daha sonra İdris Küçükömer ve Yalçın Küçük'ün Ant Dergisi'ndeki yazılarıyla devam etti. İdris Küçükömer, "Stratejik kördüğüm ve CHP", Ant Dergisi Sayı 134, 22 Temmuz 1969, s. 7. Aynı sayıda Yalçın Küçük'ün -söz konusu yazıya da dolaylı bir cevap olan- Küçükömer'in kitabı "Düzenin Yabancılaşması" için yazdığı- "Halklarla Bürokratların Savaşı" başlıklı yazısı ve Ant Dergisi'nin bir sonraki sayısında Küçükömer'in cevaba cevabı "Düzenin Yabancılaşması Üzerine" Ant Dergisi Sayı 135, 29 Temmuz 1969, s. 6-7 ve ikinci bölümü Ant Dergisi Sayı 136, 05 Ağustos 1969, s. 6-7'de yayımlandı. Sonraki aylarda tartışmanın dolaylı devamı yazılar devam etti. Ant Dergisi'nin 14 Ekim 1969 tarihli 146'ncı sayısında Sencer Divitçioğlu'nun "Yarınki Türk Sosyalizminin Potansiyeli" başlıklı yazısı ve Emek Gazetesi'nin 17 Kasım 1969 tarihli 15'inci sayısında Atillâ Sönmez'in bu yazıya yanıtı olan "Divitçioğlu ve Üst Yapı Tahlillerinin Sınırları" başlıklı yazısı ve nihayet bu son yazıya yanıt niteliğindeki Sencer Divitçioğlu'nun 2 Aralık 1969 tarihli Ant Dergisi'nin 153'üncü sayısında "Fetişizm, Sosyalizm ve Keçiler" başlıklı yazısı da yukarıdaki tartışmanın dolaylı bir devamı sayılabilirler. [142] |
TİP (1961-1988) ve Behice Boran: Bürokrasi TartışmalarıBürokrasi Üzerine Tartışmalar/1 Behice Boran, 1969'da Emek Gazetesi'nin 4. sayısında “Bürokrasi Üzerine Tartışmalar" yazısında sosyalist harekette bürokrasi sorununa ilişkin görüşlerin belli başlı üç başlıkta toplanabileceğini yazar: [Birincisi:] “1. Birine göre sivil-asker yönetici grup tarihimizde ilerici bir rol oynamıştır, "geleneksel devrimciliği" vardır. Bunlara, yönetici grup dışı aydınlar ve gençlik de eklenince, bugün de devrimci hareketin yürütüm ve gerçekleştirilmesi bu tabakadan beklenebilir. Esas itibarıyla bu görüşü paylaşanlar arasında ikinci dereceden ayrılıklar vardır. Kimine göre, bu tabaka ve kesimler işçi emekçi ve "millî" burjuva sınıflarla güç birliği halinde anti-emperyalist mücadeleyi verip "gerçek demokratik Türkiye"yi gerçekleştirerek ve iktidarı alıp bir takım gerekli dönüşümleri yaparak Türkiye'yi sosyalizmi "eşiğine" kadar götürebilirler. Bu aşamadan sonradır ki "gerçek demokratik" Türkiye ortamında işçi sınıfının "gerçek partisi" gelişip sosyalist mücadeleyi yürütür. (Bu Mili Demokratik Devrimcilerin tezidir. Yalnız, bu yönetici-aydın tabaka sözü edilen güç birliğinde öncü müdür, yoksa öncülük aslında "işçi sınıfının dolaylı temsilcileri"nden olup hareket, öncülük sorunu üzerinde açıkça durulmaksızın bir koalisyon halinde mi yürütülür, pek belli değildir. Yazılarda ve beyanlarda bu nokta bulanık kalmakta, zikzaklar, çelişki ve tutarsızlıklar görülmektedir.) Devrimciliği ve sosyalizme gidişi bu tabakada bekliyenler arasında diğer bazılarına göre ise, esas yönetici grubun kendisi, özellikle asker kesimi önemlidir. Ve yalnız sosyalizme giden yolu almak, ilk aşamayı başarmakla kalmaz, sosyalizmi de gerçekleştirebilir. (Yön dergisinde bu eğilim görülmüştür ve Doğan Avcıoğlu'nun Türkiye'nin Düzeni, Dün Bugün adlı kitabı da aynı doğrultudadır. Benzeri görüşleri benimsiyen daha başkaları da vardır.)" Emek Gazetesi, Sayı 4, 16 Haziran 1969. Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 1, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 724-730.[143] |
TİP (1961-1988) ve Behice Boran: Bürokrasi Tartışmaları/2Bürokrasi Üzerine Tartışmalar/2 Behice Boran, 1969'da Emek Gazetesi'nin 4. sayısında “Bürokrasi Üzerine Tartışmalar" yazısında sosyalist harekette bürokrasi sorununa ilişkin görüşlerin belli başlı üç başlıkta toplanabileceğini yazar: [İkincisi:] “2. İkinci görüşe göre ise, Türkiye'de "bürokratlar" veya devleti yönetici grup, bir sosyal "sınıf" niteliği gösterir. Bir yanda Osmanlı imparatorluğu düzeninde yetkilerini padişahtan alan yönetici-asker grup olarak artık ürüne sahip çıkmış, Meşrutiyet döneminin İttihat ve Terakki iktidarında ve Cumhuriyet döneminin Halk Partisi iktidarında da devlet otoritesi ve ekonominin devlet kesimi yoluyla çalışma şartlarını düzenlemiş, gelir bölüşümünü kendi çıkarına ayarlamış, hatta tekelinde tutmuştur. Yani, hukuken üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmasa dahi, üretim sürecinde aldığı kontrol ve düzenleme rolü ile fiilen üretim araçlarının mülkiyetine sahip gibi bir durumda olmuştur. Bunun için de bir "sınıf" niteliği kazanmıştır, öte yandan da, gerek Osmanlı İmparatorluğunun despot yönetim geleneğinin sürdürülmesi sonucu, gerekse "sınıf" niteliğindeki bu imtiyazlı durumu sonucu, bu bürokrat "sınıf" demokratik yönetime hiç bir zaman gerçekten yanaşmamış (meşrutiyet, cumhuriyet, halkçılık, anayasa düzeni iddialarına ve yüzeysel girişimlerine rağmen), daima halkı horlamış, tepeden inmeci, ceberut bir yönetimi sürdürmüştür. Bürokrat "sınıf"ın, veya yönetici sivil-asker grubun, bu niteliği hiç değişmemiştir. Ayrıca bu "sınıf" veya grup 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunu Avrupa kapitalizmine açmış, yerli üretim güçlerinin gelişmemesine, hatta yıkımına sebep olmuş, 1945'ten sonra Amerika ve ardından Avrupa sermayesini, nüfuzunu, askerî gücünü ülkeye sokmuştur. Bu ikinci görüşün belli başlı savunucuları Mehmet Ali Aybar (Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm, Seçmeler 1945-1967, Gerçek Yayınevi, Şubat 1968, İstanbul) ve son kitabı ve makaleleriyle İdris Küçükömer'dir (Düzenin Yabancılaşması, Batılaşma, Ant Yayınları, Nisan 1969, İstanbul ve Ant dergisinin çeşitli sayılarındaki makaleleri). İkisinin görüşleri arasında, özellikle bugün için çıkardıkları sonuçlar itibarıyla, önemli farklar vardır. Ama temel görüşte, bürokratların veya yönetici grubun devrimci, ilerici, anti-emperyalist olmadığı görüşünde birleşmektedirler. Küçükömer yönetici sivil-asker grubu bir "sınıf" olarak nitelememektedir, ama artık ürüne sahip çıktığını, yabancı-yerli sermaye ile işbirliği ederek maddî çıkar sağladığını belirtmek suretiyle Aybar'ın bu tabakanın bir "sınıf" olduğu iddiasını dayandırdığı gerekçelere katılmaktadır. Ayrıca Küçükömer yönetici grubun bugün üretim araçları mülkiyetine sahip çıkmaya, özellikle asker kesiminin Ordu Yardımlaşma Kurumu yoluyla "kapitalist sınıf içine dönüştürülmiye itelendiğine" işaret etmektedir. Bununla beraber Küçükömer, sivil-asker yönetici grubu açıkça toprak ağaları ve komprador burjuvazi ile aynı safta yer almış görmekte, bu grup için çeşitli davranış almaşıkları (alternatifleri) veya tercihleri bulunduğunu belirtmekte ve belirttiği beş davranış tercihinden beşincisini benimsemeye bürokratları davet etmektedir. Mümkün gördüğü beşinci davranış şeklini şöyle açıklamaktadır: "Kendisini, emekçi halk yığınları ile özdeş görmiye ya da onların yandaşı olmıya başlıyan bürokrat, artık yukarıda belirtilmiş anlamda bir kimse (yani artık ürüne sahip çıkan, halka karşıt duruma düşen kimse) olmaktan çıkar. Eğer bu almaşık gerçekleşirse tarihî Osmanlı ve Cumhuriyet bürokratının (sivil olsun, subay olsun) niteliğini değiştirmiş olmasıyla karşılaşmış olacağız" (M. A. Aybar, age). Kitabının sonuç bölümünde de yaptığı "analizin uyarıcı niteliğinin açık" olduğunu belirtiyor ve kimlerin uyarılabileceği sorusuna da "Önce (sivil, subay) bürokratlar, sonra islamcı-doğucu ve gavura karşı olabilirliği açık halk yığınları" cevabını veriyor (M. A. Aybar, age). Aybar ise bürokratları, tümünde, toprak ağaları ve komprador burjuvazi ile aynı safta görüyor ve Türkiye'nin temel çelişkisinin bürokrat-ağa-komprador üçlüsü ile emekçi sınıflar arasında olduğunu iddia ediyor. Bürokrat veya yönetici sivil-asker grubun niteliklerinin yukarıda özetlediğimiz şekilde olduğu kabul edilince ve bu grup bir "sınıf" olarak ağa ve burjuva sınıflarıyla aynı safta görülüp işçi-emekçi sınıfların karşısına alınınca bundan çıkan sonuç, bu "sınıf" veya grubun hiç bir zaman hiç bir ölçüde demokrasiden ve halktan yana olmadığı ve olamıyacağıdır, hele sosyalizmden yana asla. Bu nedenlerle de, bu bürokrat "sınıf" tekrar iktidarı ele geçirse aynı tepeden inmeci, ceberrut halka karşıt tutumunu ve politikasını sürdürür; emekçi halk bakımından en tehlikeli sınıftır. Aybar'ın görüşü bu sonuçlara kadar varıyor. Emek Gazetesi, Sayı 4, 16 Haziran 1969. Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 1, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 724-730.[144] |
TİP (1961-1988) ve Behice Boran: Bürokrasi Tartışmaları/3Bürokrasi Üzerine Tartışmalar/3 Behice Boran, 1969'da Emek Gazetesi'nin 4. sayısında “Bürokrasi Üzerine Tartışmalar" yazısında sosyalist harekette bürokrasi sorununa ilişkin görüşlerin belli başlı üç başlıkta toplanabileceğini yazar: [Üçüncüsü:] 3. Üçüncü görüş olarak ileri süreceğimiz (daha önce de defalarla ileri sürmüştük ya) bizim düşüncemize göre ise yukardaki her iki görüş de yanlıştır ve bu görüşlerden birine veya ötekine göre yürütülecek bir anti-emperyalist "devrimci" hareket, veya sosyalist hareket, açmazlara düşer, başarılı olamaz. Ya sivil-asker aydın tabakayı devrimci gücün öncüsü, temel gücü saymak, veya, onu ağa ve komprador burjuvazi ile aynı safa koyup karşımıza almak gibi kesin iki ayrı şık ve mutlaka bunlardan birini tercih etmek gibi bir durum, bir zorunluk yoktur. Her iki görüş te bazı metodolojik ve tarihsel yanlışları kapsamaktadır. Her iki görüşte de bir gerçek payı vardır (bu önemli konuda fikirlerin bu karışmasının bir nedeni de budur), ama her biri çelişik gerçeğin sadece bir yanını ele almakta, veya bir yanına çok daha fazla ağırlık vermekte, ve bu tek yanlılığı sonuna kadar götürecek yanlış sonuçlara varmaktadır. Böylece, gerçek payı, gerçekliğini ve geçerliliğini kaybetmektedir. Oysa, hep bilindiği gibi, diyalektiğin temel kanunlarından biri her şeyin çelişkiler içinde olduğudur. Ama bu bilindiği, sözle böyle olduğu tekrarlandığı halde, somut olayların, gelişmelerin tahlilinde çoğu kez gözden kaçırılmaktadır. Sivil-asker aydın tabaka ise, ister bürokrasiye dahil kesimiyle olsun, ister bunun dışındaki "serbest" kesimiyle olsun, toplum katları arasında tümünde çelişik ve tutarsız bir tabaka olmakla belirlenir. Buna karşı, "bizim bürokratlar Batıda'kilerle kıyaslanamaz, bizim tarihimizden gelen özellikleri vardır" sözü bir cevap değildir. Elbette bize özgü tarihsel özellikleri, farkları vardır (hiç bir ülkede hiç bir durum tıpa tıp aynı olmaz zaten), ama bu, temelde bazı ortak niteliklerin olmaması anlamına gelmez. Sözü edilen tabakanın çelişik, tutarsız durumu bu temel nitelikler arasındadır ve bizim bürokrasinin, özellikle 1950'den bu yana, hele 1960'tan bu yana çelişik ve tutarsız durumu iyice meydana çıkmıştır. (Aybar'ın, bizim tarihimizin bir özelliği olarak bu tabakanın bir "sınıf" teşkil ettiği iddiasını daha sonra inceleyeceğiz.) İkinci metodolojik ve tarihsel yanlış, her şey yavaş veya hızlı değişme halinde olduğu gibi, bu tabakanın da sosyal değişme süreci dışında kalmadığı, Osmanlı İmparatorluğu düzeninden bu yana değişmiş ve halen değişmekte olduğu olgusunun gözden kaçırılmasıdır. Ve buna bağlı olarak. "ilerici", "devrimci" sıfatlarının içleminîn (tazammununun) belli bir toplum söz konusu olunca, zamanla değişebildiği ve Türkiye'de değiştiğidir. Emek Gazetesi, Sayı 4, 16 Haziran 1969. Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 1, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 724-730.[145] |
TİP (1961-1988) ve Behice Boran: Bürokrasi Tartışmaları/4Bürokratlar Bir Sınıf mıdır? "Yazımızın konusu olan yönetici grup açısından çıkan sonuç şudur: Yönetici grup sırf artık üründen veya artık değerden pay alıyor diye bir egemen sınıf niteliğindedir denemez. Aldığı payın miktarına ve bu payın, toplumsal gelirin bütününün çeşitli çalışanlar grupları arasındaki bölüşümü açısından yaptığı toplumsal hizmetle orantılı sayılıp sayılamıyacağına, ve, gelir bölüşümünü ve bu bölüşümün de kendi payını kendi çıkarına kendisi tayin etme durumunda olup olmadığına bakmak gerekir. ... Osmanlı İmparatorluğu düzeninde ise yönetici grup bir sınıftı ve kendi çıkarlarına ve kendi hiyerarşisi içinde en üst makam olan padişaha hizmetten başka bir şey yapmıyor, kendi dışındaki egemen sınıflara hizmet etme durumunda bulunmuyordu. ... İttihat ve Terakki döneminde, hele CHP'nin devletçi politikasında bu bürokrasinin üst kademeleri bir ölçüde üretim ilişkilerini kontrol etmiş ve düzenlemiş, politik-idarî yetkilerini kişisel zenginleşme için kullanmış, gelir dağılımında kendine büyük pay ayırmış, kısacası, üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmanın sağladığı bir takım yetkilere ve avantajlara sahip olmuştur, ama yine de tam bir sınıf olmamıştır. Çünkü artık toplumda büyük toprak sahipleri sınıfı, ticaret ve daha geriden sanayi sermayesi sınıfları belirmiştir. Osmanlı İmparatorluğuna özgü üretim ilişkileri düzeni ortadan kalkmış, kapitalist üretim ilişkileri hâkim üretim ilişkisi haline gelmiştir. CHP'nin tek parti döneminde dahi, iktisadî devletçilik politikasının en güçlü biçimde uygulandığı 1930'larda dahi, her şeyin üst kademe yöneticilerin iki dudağı arasından çıkacak sözlere bağlı göründüğü zamanlarda dahi, bürokrasi bilinçli bir şekilde toprak mülkiyeti sınıfını, ticaret ve sanayi burjuvazisi sınıfını koruyan, güçlendiren bir politika izlemiştir. ... 1950'den bu yana bürokrasi politik gücünü ve ekonomik avantajlarını daha da yitirmiştir. Hele bugün AP iktidarı, bürokrasiyi tamamiyle kendi kontrolünde, dolayısıyla, dayandığı büyük toprak mülkiyeti ve komprador burjuva sınıfları kontrolünde “emir kulu" düzeyine indirmek çabasındadır. Üst kademe bürokratlar dahi değil millî ekonominin tümünü, devlet işletmeleri sektörünü bile kontrol edememektedir. “Devletin yüksek menfaatleri" adına direnen genel müdür, uzman ve benzeri yüksek kademe memurların görevlerinden uzaklaştırılmaları veya istifa durumunda bırakılmaları bunun bir belirtisidir. ... Bu nedenlerle, 1) bürokratların bugünkü durumu, ne Osmanlı İmparatorluğundaki duruma, ne de İttihat ve Terakki ve CHP iktidarları dönemindeki duruma atıfla tesbit edilip nitelendirilemez. Elbette geçmişten gelen etkilerin kalıntıları vardır, ama o zamanlardan bu yana köprülerin altından da çok su akmıştır, hele 1950'den bu yana. 2) Bugün bürokratlar grubu bir sınıf değil bir tabakadır. Tümünde çelişkili bir durumdadır, ayrıca içten kesimlere ayrılmıştır. Bu itibarla bürokratları, toprak ağaları ve burjuvalarla aynı safa koyup öbür ikisi gibi bürokratları da bir sınıf sayıp temel çelişkinin bu üçlü ile emekçi sınıflar arasında olduğunu söylemek gerçek duruma aykırıdır, bunun için de yanlıştır." Emek Gazetesi, Sayı 5, 30 Haziran 1969. Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 1, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 731-735.[146] |
TİP (1961-1988) ve Behice Boran: Bürokrasi Tartışmaları/5Bürokratların Çelişmeli Durumu “Bürokrat ve bürokrasi kelimelerinin anlamının tam açıklığa kavuşabilmesi için "bürokrat burjuvazi" deyimi üzerinde de kısaca durmayı yararlı görüyoruz. ... "Bürokratik burjuvazi" ve "bürokratik sermaye" deyimleri komünist ihtilâlinden önceki Çin toplumunun sınıf yapısının tahlilinde kullanılmıştır. Mao-Çe-Tung'un yazdığına göre," (Ecrits Ohoisis, vol. III, Maspero, Paris, 1967, s. 27-28) Çan-Kay-Şek ailesi diğer üç büyük aile ile birlikte ellerinde muazzam sermaye toplamışlardı (10 ila 20 milyar dolar tutarında). Bu "tekelci sermaye" idi ve "bütün memleket ekonomisinin can damarlarını tekellerinde tutuyorlardı." Üstelik, "Bu tekelci sermaye, devlet kudretiyle birleşerek, tekelci devlet kapitalizmine dönüşmüştü." Yine Mao'ya göre "Bu sermayeye Çin'de genellikle bürokratik sermaye denir. Bürokratik burjuvazi adı altında bilinen bu sınıf Çin'in büyük burjuvazisidir." Görülüyor ki, bürokratik burjuvazinin sınıf oluşu bürokrat oluşundan değil, tekelci sermayeye sahip oluşundan geliyor ve "bürokratik" sıfatının kullanılışı, bu sınıfın devlet ile sıkı bağlantı kurup kendi çıkarları için kullanmasındandır. ... Bu tabakanın çelişkili durumu esas şu noktada toplanmaktadır: Devletin memuru, hizmetlisi, subayı oldukları ölçüde (devlette politik iktidarı seçimler yoluyla egemen sınıflar partisi elinde tuttuğundan) iktidarın bu sınıflar yararına, ezilen, sömürülen sınıflar zararına yürüttüğü, bugünkü bozuk düzeni ayakta tutmak politikasına ister istemez hizmet etmek durumundadırlar; en küçük, en imtiyazsız memur ve hizmetli dahi egemen sınıflar iktidarının uygulayıcı aygıtının bir ucudur, öte yandan, yukarıda sıraladığımız nedenlerle egemen sınıfların iktidarına karşı çıktığı, devlet aygıtına yeniden hâkim olmak için mücadele ettiği ölçüde de egemen sınıflarla çelişki halindedir. İkincisi, devlet aygıtını yürüten az çok özerk bir tabaka olarak farklılaştığı için kendine özgü, ikinci dereceden bazı sosyal değerler de oluşturmuştur. "Devletin yüksek menfaatini korumak", "devlet haysiyeti", "millî şeref ve vekâr" sivil-asker tabakanın değerleri arasındadır (Amerikan üslerine, ikili anlaşmalara, Nato'ya, Amerikan uzmanlarına, "nüfuz ticaretine", görevi kötüye kullanma, rüşvet, iltimas, adam kayırma v.b. hallere rağmen). M. Soysal'ın belirttiği gibi (Mümtaz Soysal, TÜM Dergisi, Sayı 2, 3 ve 4, 18 Aralık 1968, 25 Aralık 1968 ve 1 Ocak 1969), bugünkü kapkaç düzeninin ve politikacılarının ülke kaynaklarını hesapsızca har vurup harman savurmasına, yabancı ve yerli çıkarcılara peşkeş çekmesine, millî bağımsızlık ve şerefle hiç bir ölçüde bağdaştırılamıyacak bir politika izlemesine, bütün yozlaştırılma çabalarına rağmen bir noktada karşı çıkmaktadır bu tabaka. Öte yandan, büyük merkezlerdeki küçük bir üst kesim istisna edilirse, bürokrat tabakanın ve subay kesimin büyük kitlesi hakları verilmiyen, gelişmiş toplumlardaki benzerleriyle kıyaslanmıya imkân vermiyecek kadar düşük bir yaşama seviyesinde, düpe düz geçim sıkıntısında bırakılan hoşnutsuz bir kitledir. Ve yalnız küçük memurlar değil. Büyük merkezler dışında hâkimi, savcısı, nüfus müdürü, posta müdürü, ordu komutanı hep hayatından şikâyetçidir, haklı olarak. "Burada hayat yok" en çok işitilen şikâyettir taşradaki memurlar arasında. Ülke kalkınmamış olduğu için, belli bir seviyede eğitim görmüş insanların uygar ihtiyaçlarını karşılıyacak şartlar yoktur, Anadolu şehir ve kasabalarında kalabalık küçük memur kitlesinin durumu ise emekçi kitlelerinkine yakındır, şiddetli geçim sıkıntısı içindedirler. Bir de memur olmanın gerektirdiği giyim kuşam, bir ev düzeni tutturmak zorunluğunu da duyduklarından geçim sıkıntıları daha da şiddetlenmektedir. Bu itibarla da durumları çelişkilidir. Hem, yukarıda belirttiğimiz üzere, bugünkü düzeni ayakta tutan politikanın, uygulamaların yürütücüleri durumundadırlar, hem de bu düzenin baskısı altında ezilmiş, kalkınmış bir ülkede tabii hakları olacak nimetlerden yoksun bırakılmış, bu düzen tarafından geçim sıkıntısına düşürülmüş durumdadırlar. Son olarak, önemli bir çelişki daha var. Bürokrat sınıf, iktidar politikasının ve bozuk düzeni ayakta tutan kanunların ve hükümet tasarruflarının uygulayıcısı olduğu ölçüde egemen sınıfların sömürdüğü sınıflar üzerinde baskı aracıdır ve işçi-emekçi sınıflara karşıttır, amma aynı egemen sınıflara kendi tabaka çıkarları ve değerleri bakımından, ve devlet aygıtına hâkim olmak, egemen sınıfların üstesinden gelmek için mücadele verdiği ölçüde de, aynı egemen sınıflara karşı ekonomik çıkar ve politik iktidar mücadelesi veren işçi-emekçi sınıflarla benzer paraleldedir. Ayrıca bürokrat tabakanın, Osmanlı devlet geleneğinden sürüp gelen, tepeden inmeci, halkı hor gören, şekilperest, işleri kırtasiyeciliğe boğan davranış alışkanlıkları vardır. Halktan yana olanları bile çoklukla halkı, iyi niyetle ve onun yararına olarak, ama sert bir disiplinle yukarıdan yönetilecek cahil ve aciz bir kitle gibi görür. Bürokrat-halk çelişkisinin bir üçüncü yanı da şudur: Anadolu'nun küçük şehirlerinde, kasabalarında ve köylerinde halk kendisine yukarıdan bakan, resmî dairelere işi düştüğü zaman kendisini adam yerine koymıyan, bugün git yarın gel, işleri savsaklıyan bürokratları aynı zamanda iktisadi refah bakımından da çok üstün görür. Bir kez, günün belli saatlerinde, yazın kızgın güneşten, kışın soğuk ve yağmurdan korunmuş kapalı odalarda masa başında emir verip yazı yazmayı gerçek bir çalışma, emek harcama saymaz, çünkü kendisinin çalışma saatleri belirsizdir ve tarlada, ya da dükkân veya atölyede tezgâh başında çalışma şartları çok ağırdır. "Ay otuz tıkır tıkır maaşını alır" olmak da büyük bir imtiyazdır; köylü kentli emekçi halkın çoğunluğunun böyle bir garantisi yoktur; beş altı yüz lira, hele binler hanesinde bir gelir onun gözünde büyüktür. Asıl egemen sınıfların yüz binlik, milyonluk kazançları ve uzak merkezlerdeki lüks yaşantısı halkın bilgisinin ve tecrübesinin dışındadır. "Gâvurluk" saydığı yaşantı biçimlerini de bürokratlarda görür, egemen sınıfların israfla, zevkü-safalı yaşantısından habersizdir. "Milyon"un büyüklüğünü kavrıyamaz, ama bir kaç yüzü ve bini kavrar. Bunun için halkoyu maaşlara zam ve memurlara tanınan imtiyazlar konusunda çok hassastır ve bunlara kızar. Objektif durum böyle çelişkili olunca, izlenecek sosyalist politika ve taktik de tek yanlı ve yalın kat değil, çok yanlı olacaktır." Emek Gazetesi, Sayı 6, 14 Temmuz 1969. Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 1, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 736-740.[147] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/28Sendika İçi Demokrasi Uygulanmıyor DİSK'e bağlı Türkiye Maden-İş Sendikasının 22. Merkez Genel Kurulunda, Selim Mahmutoğlu'nun 7 Eylül 1977 tarihinde yaptığı konuşmadan: "Merkez Genel Kurulları, genel adıyla kongreler, Anatüzükte veya yasada belirtilen sürelerde yalnız yönetim ve yürütme organlarını seçmek için toplanmazlar. İki Merkez Genel Kurulu arasındaki çalışmalar esas alınarak, ileriye dönük çalışmaların perspektiflerini çizmek de, Merkez Genel Kurullarının görevleri arasındadır. İleriye dönük kararların alınabilmesi, mevcut durumun bilinmesine, bir evvelki kongreden bugüne dek yapılan çalışmaların, başarıların, başarısızlıkların doğru olarak bilinmesine bağlıdır. Merkez Genel Kurullarının KATKI işlevini görmesi ancak bu şartlarda mümkün olur. ... Siyasette taraf tutacağız ama sol, sosyalizan unsurlara karşı değil, gerici burjuva ideolojisi ve siyasetine karşı. ... Yeri gelmişken belirteyim, yıllardır bu sendikanın değişik bölge ve kademelerinde örgütçü olarak görev yaptım, başarılarım, başarısızlığım elbette tartışılır, ancak rapordaki örgütlenme politikasının yazılı olduğu biçimde hayata geçirilmesi mümkün olmayıp kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. Örgütlenme, yayılma, gelişme, nicel olarak büyüme demektir. Ve çok önemli iki şartın yerine getirilmesine bağlıdır. Birincisi; genel olarak ülkedeki ekonomik ve politik durum ile özel olarak örgütlenmenin hedef alındığı bölgedeki durumun, örgütlenmeye elverişli olması. Burada hemen şunu da belirteyim, örgütlenmeye elverişli ortamların yaratılması da sendikaların görevleri arasındadır. İkincisi ve en önemlisi ise sendika içi organların iyi ve uyumlu bir bicimde çalışması, kan dolaşımının sağlanmasıdır. Bu ise, kesin olarak sendika içi demokrasinin uygulanmasına bağlıdır. Örgütümüzde son iki yıldır sendika içi demokrasinin uygulanmamasından dolayıdır ki, önce duraklama, sonra da gerileme başgöstermiştir. Bu duraklama ve gerilemede ülkenin ekonomik ve politik durumunun, örgütümüzün tekelci sermayenin saldırılarının her zamankinden daha çok hedefi olması da elbette etkendir. Ancak bunların da göğüslenebilmesi sendika içi demokrasinin uygulanmasına bağlıdır. ... [S]eçimle göreve getirilmiş olmama rağmen, Bölge Temsilciliğimin kaldırılmasını ve en son olarak bu kongreden 5 gün önce iş akdimin fesh edilmesini Genel Yönetim Kurulundan sormayacağım... Bölge Temsilciliğimin kaldırılması, iş akdimin fesh edilmesi bir yanlış sendikal anlayışın birçok olumsuz sonuçlarından sadece bir tanesidir. ... Sonuç olarak; uzun yılların mücadelesinden sonra işkolumuzda tek sendika, tek demokratik örgüt olma hakkını kazandık. Ve bunu dosta düşmana kabul ettirdik. Son iki yıllık uygulama ile tartışılmayan konuyu tekrar tartışma ortamına soktuk. Ve tartışmalar örgütümüzün lehine değil aleyhine gelişmektedir. Geç kalınmış değil. Bu Genel Kurul bu konuyu çözecek güçte. Unutmayalım ki, üyelerimizi anti-faşist, anti-emperyalist mücadeleye sokmak için, salt en iyi ekonomik hakları sağlamak kâfi değildir. Bir şartı da demokrat olmaktır." Selim Mahmutoğlu, Yürüyüş Dergisi, Sayı 127, 13 Eylül 1977,[148] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/29Memurlar, Teknik Elemanlar ve Öğretmenler Grevli, Toplu Sözleşmeli Sendika Hakkını Almaya Kararlıdır 5 Haziran 1977 Genel Seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi Ankara milletvekili adayı Tüm-Der Genel Başkanı Erhan Tezgör'ün konuşmasından: "İşçiler, Köylüler, Öğretmenler, Teknik Eleman ve Memurlar, İlerici Gençler, Türkiye İşçi Partisi, işçi sınıfının bilimsel sosyalist partisidir. İşçi sınıfımızın en fedakâr, en cesur ve en bilinçli evlatları, kendi öz partisi, Türkiye İşçi Partisi saflarında yer alarak, tek kurtuluş olan sosyalizmi gerçekleştirme mücadelesi vermektedir. Bu mücadelede işçi sınıfımız yalnız değildir. Yoksul köylüler, küçük esnaf ve zanaatkarlar, öğretmenler, teknik elemanlar ve memurlar, sosyalizm mücadelesinde, işçi sınıfının yanıbaşında yerlerini hızla almaktadır. Çünkü, sosyalizm yalnız işçi sınıfının değil, onun müttefiki durumunda bulunan tüm emekçi sınıf ve tabakaların kurtuluşu demektir. Yüzbinlerce memur, Vehbi Koç'larla, Sabancı'larla, tüm olarak sermaye sınıfıyla çelişkilerinin artık farkındadır. Çok üst düzeyde bir avuç yönetici durumundaki bürokratın önemli bir kısmı ise bu parababaları ile içli dışlı durumdadır... Günümüzde, memurlar, öğretmen ve teknik elemanlar da emperyalizme bağımlı büyük sermaye sınıfının yoğun sömürüsü altında bulunuyor. Sosyal Sigortalar Kurumuna işçilerden, Emekli Sandığına memurlardan, Bağ-Kur'a küçük esnaf ve zanaatkardan kesilen milyonlarca lira sermaye sınıfına dolaylı yollardan kredi olarak aktarılıyor... Kâr, daha çok kâr, kapitalizmin değişmez kuralıdır. Bu mantıkla hareket eden büyük burjuvazi, emperyalizmle ortak sömürüsüne yeni bir kaynak daha buldu. Bu yeni kaynak, memurlardan her ay yardımlaşma kurumu, MEYAK'a kesilen milyarlarca liradır. Merkez Bankasında birikmesi gereken bu kesintilerden geriye, yalnız faizleri kalmıştır... Para babalarının kâra doymaz gözü, şimdi, İşçi Yardımlaşma Kurumu (İYAK) kanalıyla işçilerin ücretlerinden kesilecek milyarlardadır. İYAK yasa tasarısı Meclis gündeminde sıra bekliyor... İYAK ve MEYAK'ın tek kuruluş amacı vardır. O da, kanun zoruyla sermaye sınıfına, işçinin, memurun sırtından kredi aktarmaktır... 1970'ten sonra emekli olanlara daha çok emekli maaşı bağlanırken, 1970 öncesi emeklilere, aynı haklar verilmiyor. Getirilen yan ödemeler sistemiyle memurlar arasında uçurumlar yaratılıyor. Gelmiş geçmiş bütün burjuva iktidarlarının, tüm burjuva partilerinin amacı, emekçiler arasında farklılıklar yaratıp onları birbirine düşürmek ve böylece sömürü düzenlerinin pisliklerini, örtbas etmektir. Vergi yükünün tüm ağırlığı işçilerin, memurların omuzlarındadır. Parababaları vergilerini bir yıl gecikmeyle, özel arabasının benzinini, lüks otellerde eşe dosta verdiği ziyafetleri de masraf gösterip, vergi kaçırarak öderken; biz işçiler ve emekçilerin vergileri, her ay, kaynaktan peşin olarak kesilmektedir. ...Emperyalist-Kapitalist sistemin, memurlar üzerinde de kurduğu sömürü ağından kurtulabilmek, işçinin, emekçinin memuru olabilmek için örgütlü mücadelenin şart olduğunu artık memurlar anlamıştır. Bu bilinçle yola çıkan öğretmenler, teknik elemanlar, sağlık personeli ve memurlar, ülkenin genelinde verilen bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi için kendi ekonomik-demokratik talepleri için hızla örgütlenmektedirler. Toplumun bu kesimlerinin gündeminde grevli, toplu sözleşmeli sendikal hak alma mücadelesi yer alıyor. İşçi sınıfının kanı, canı pahasına söke söke kazandığı grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkı, bu hakkı 12 Mart döneminde kıskançlıkla koruma mücadelesi, memurlara, teknik elemanlara ve öğretmenlere örnek oldu. Bu kesimler, hak verilmez alınır ilkesinden hareketle, mutlaka grevli sendika hakkı almaya kararlıdır... Türkiye İşçi Partisi, Devlet Personel Yasasının 4. Maddesinde değişiklik yapılarak, devletin yönetim ve denetim işlerini görenler dışında kalanların, devlet memuru tanımı ve kapsamından çıkarılması ve bugünkü işçi-memur ayrımına son verilerek, memurların işçi sınıfının ilerici sendikalarda örgütlenmeleri gerektiğini Büyük Kongre kararına bağlamıştır. Böylece öğretmenler, teknik eleman ve memurlar sendikal haklara, grevli olmak kaydıyla kavuşabilecek, siyasi haklarını da alabileceklerdir. Bütün bunlar Anayasa değişikliğine gerek kalmadan gerçekleşecektir." Erhan Tezgör, 1977 Genel Seçimi Radyo Konuşmaları Türkiye İşçi Partisi, Başbakanlık Yayınevi, 1977. s. 39-43. (Radyo konuşması tarihi; 30 Mayıs 1977).[149] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/30İşçi Sınıfımız Sarı Sendikacıların ve Sendika Aristokratlarının Koyduğu Engelleri Aşacaktır DİSK'e bağlı Kimya-İş Sendikası Başkanı ve TİP Başkanlık Kurulu Üyesi Dinçer Doğu'nun 17 Nisan 1977 tarihinde yayınladığı seçim bildirisi: "Seçimlere adım adım yaklaşılmaktadır. Birbirlerinden özde önemli farkları bulunmayan burjuva partileri yine gözlerini işçi sınıfının oylarına diktiler. İşçi içerisinde beşinci kolları durumundaki bazı sarı sendikacıları ve sendika aristokratlarını harekete geçirdiler. Aslında bu yöneticiler kitle tabanlarındaki saygınlıklarını yitirmiş, kitlelerinden kopmuş kişilerdir. Bugün koltuklarında kitlelere rağmen oturmaya çalışmaktadırlar. Bunu başarmak için, işçi sınıfı aleyhine pazarlıklarla çeşitli oyunlar çevirmektedirler. Bu pazarlıklar ve oynanan oyunlar işçi sınıfımızın kendi politik örgütüne sahip olmasıyla boşa çıkmaktadır. Bunun ilk adımı atılmıştır. Bütün engellemelere rağmen işçi sınıfımızın bilimsel sosyalist partisi olan Türkiye İşçi Partisi seçimlere katılma hakkını elde etmiştir. 5 Haziran seçimlerinde işçi sınıfımız artık bağımsız politik hareketiyle yer almaktadır. Türkiye İşçi Partisi seçimlere katılıyor. İşçi sınıfımız, sınıfından kopuk, sosyalizme inanmayan, işçi sınıfı adına ahkâm kesen sarı sendikacıların ve sendika aristokratlarının koyduğu engelleri aşacaktır. Çünkü sendikalarda tabanda bulunan işçiler, bugün için kendilerini yönetmekte olan sendikacılardan daha bilinçli ve ileridirler. İşçi sınıfının bağımsız politik hareketi Türkiye İşçi Partisi işçilerin yolunu aydınlatmaktadır. Bu ışıklı yol işçi sınıfını sosyalizme götürmektedir. İşçi sınıfımız bu yolda önemli bir adım olarak faşizan saldırılara ve sendika aristokratlarının aldatmalarına rağmen Türkiye İşçi Partisi ile mecliste sesini duyuracaktır." Dinçer Doğu, Çark Başak Dergisi, Sayı 30, 1 Mayıs 1977.[150] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/31Sendikalar Bizimdir 5 Haziran 1977 Genel Seçimlerinde, Türkiye İşçi Partisi Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Selim Mahmutoğlu'nun yaptığı radyo konuşmasından: "İşçi ve emekçi arkadaşlar, sizlere sesleniyorum... Biz işçiler, daha yüksek ücretler, daha iyi çalışma şartları, iş güvenliği ve öteki ekonomik-demokratik taleplerimiz için sendikalarda örgütleniriz. Sendika hakkı olmayanlarımız ise, bu hakkı elde etmek için mücadele ederler. Sendikalar bizimdir. Aidat ödeyerek, sahip çıkarak, geliştirip, güçlendiririz sendikalarımızı. Sermaye sahipleri, patronlar, bizim olan bu örgütleri de kendi kontrolları altına almak, ya da doğru yolundan saptırmak için bir sürü oyun tezgâhlıyorlar, bize ve örgütlerimize karşı. Bunun için yönetici durumunda olanların zaaf ve ters politik tutumlarından yararlanıyorlar. Biz Türkiye İşçi Partililer, sendikaları, işçi sınıfımızın ekonomik ve demokratik hakları için mücadele ettiği, kitle ve sınıf örgütleri olarak görüyoruz. Sendika içi demokrasinin, tabanın söz ve karar sahibi olma ilkesinin lafta kalmamasını, bu örgütlerin başarıya ulaşmasının temeli sayıyoruz. Sendikaların, gelir ve yaşamıyla işçi sınıfından kopmuş bir avuç sendika aristokratı tarafından yönetilmesine karşı çıkıyoruz. Biz Türkiye İşçi Partililer, işçi sınıfının sendikal hareketini patronların belirlediği sınırlar içinde tutmayı amaçlayan, işçi sınıfını kapitalizme mahkûm eden sınıf uzlaşmacılığı anlayışını reddediyoruz. Bu anlayışı etkisizleştirmek ve giderek sendikal hareketten bütünüyle tasfiye etmek için mücadele ediyoruz. Biz Türkiye İşçi Partililer, aynı zamanda, ilerici sendikal hareketi yörüngesinden saptırarak, CHPlileştirmek isteyenlere karşı duruyoruz. İlerici sendikal hareketin, burjuvazinin belli bir kesiminin yedeğine girmesi sonucunu doğuracak her akım ve görüşlerle, ödünsüz olarak mücadele ediyoruz. İşçi ve emekçi arkadaşlar, Daha yüksek ücretler daha iyi çalışma şartları, iş güvenliği ve öteki günlük hedefler için verdiğimiz mücadele ile, kalıcı kazanımlar elde edemediğimizi, sömürülmekten kurtulamadığımızı, günlük yaşamımızda görmekteyiz. Sömürünün kaynağını kurutmak ve kendimizle birlikte tüm emekçileri, köylüleri, memurları, esnaf ve zanaatkarları, bütün çalışanları, her türlü baskıdan, sömürüden, kurtarmak, biz işçilerin, işçi sınıfının görevidir. Geleceğimiz, gençlerimizin, çocuklarımızın mutluluğu, buna bağlıdır. Kurtuluş, kapitalizme karşı, bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm mücadelesini güçlendirmektir. Kurtuluş sosyalizmdir." Selim Mahmutoğlu,1977 Genel Seçimi Radyo Konuşmaları Türkiye İşçi Partisi, Başbakanlık Yayınevi, 1977. s. 21-26. (Radyo konuşması tarihi; 27 Mayıs 1977).[151] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/32Disk Genel Kurulunda Sosyalistler "DİSK 5. Genel Kurulu sona erdi. Genel kurul, burjuvazinin, tekelci büyük sermayenin, işçi sınıfının zaten kısıtlı olan ekonomik ve demokratik haklarına yeni yeni saldırılar planladığı ve bunu açıkça ilan ettiği günlerde yapıldı. Burjuvazinin Genel Kuruldan aldığı cevap ise açık oldu: İşçi sınıfı demokrasiden demokratik hak ve özgürlüklerden ve bunların geliştirilmesinden yanadır. İşçi sınıfı, emperyalizme ve faşizme karşı ısrarlı mücadeleye kararlıdır... DİSK'in 5. Genel Kurulunu sosyalistler de doğru değerlendirmek zorundadırlar. İlkin şu söylenmelidir ki, Genel Kurul, işçi sınıfının ulaştığı ileri bilinç düzeyinin açık göstergesidir. Genel Kurul, işçi sınıfının uluslararası dayanışmasının ve birliğinin yansıdığı bir olaydı... Genel Kurul bir kere daha gösterdi ki, DİSK her geçen gün daha büyüyor ve hızla gelişiyor. İşçi sınıfı, Amerikancı sarı sendikacılığın çemberini her geçen gün hızla kırıyor ve gerçek sendikalarda, sosyalist çizgideki sendikalarda toplanıyor. Bu, işçi sınıfının ekonomik mücadelesindeki bölünmüşlüğü bir süreç içinde ortadan kaldıracak ve işçi sınıfının bu düzeydeki birliğini sağlayacak olumlu bir gelişmedir ve sosyalistler bu oluşumu hızlandırmayı kendilerine ödev bilirler. ...Sosyalistler sorunlara ve sorunların çözümüne günlük hesaplarla bakmadıklarını ve DİSK'in birliğinden bütünlüğünden yana olduklarını, bunun gerçek savunucularının kendileri olduğunu Genel Kurulda açıkça kanıtladılar. Çünkü sosyalistler 'işçi sınıfı hareketi içinde yollarını yitirmiş konuklar değildirler'. Sosyalistler ilerici işçi örgütlerini bölme, tabanı yeterli ölçüde hazırlamadan örgüte üstesinden gelemeyeceği görevler yükleme yanılgılarına düşmez. Sosyalistler ne bu yanlışları yaparlar ne de DİSK'in burjuvazinin ve onun ajanlarının cirit attığı bir alan haline gelmesine göz yumabilirler. ...İşçiler DİSK'e koşuyorlar. Bunu önleyemeyenlerin ise yapabilecekleri tek şey var: tezgâhlarını yeni çatıları altında kurabilmek. DİSK'in dışında dümen tutamaz hale gelenler, içeride bazı yandaşlar bulabilseler de ne kadar öttürebilirler borularını? Bunu zaman gösterecek. Olumlu bir gelişme olan DİSK'in büyümesi gerçeğini bu olumsuz eğilimlerin DİSK içinde iyice çöreklenme tehlikesini göz önünde tutarak ele almak gerekiyor. DİSK'in büyümesi, sosyalistlere, sosyalist sendika yöneticilerine ve samimi demokratlara yeni görevler yüklüyor... Sosyalist sendikal hareket, devrimci sendikacılık, sosyalist politikadan soyutlanamaz. İşçi sınıfının ekonomik, politik ve ideolojik mücadelesi bir bütündür ve birbirine diyalektik bağlarla bağlıdır. Bu gerçeği gözden kaçırmak, işçi sınıfının ekonomik mücadelesini de sekteye uğratır ve sonunda burjuvazinin kuyruğuna takar. DİSK'in 5. Genel Kurulu, bu bakımdan da sosyalistler için uyarıcı olmalıdır." Can Açıkgöz, Türkiye İşçi Partisi Başkanlık Kurulu Üyesi, Yürüyüş Dergisi, Sayı 8, 3 Haziran 1975.[152] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/33İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Sorununun Gerçek Çözümü İşçi Sınıfının Örgütlü Mücadelesinden Geçmektedir Türkiye İşçi Partisi Demokratikleşme İçin Plan '78-'82'den: “ Türkiye İşçi Partisi, yaptığı bu çalışma ile, sorunun gerçek çözümünün işçi sınıfının ve emekçilerin soruna sahip çıkarak, sendikalarını bu alana da yönelttikleri oranda gerçekleştirebileceğini göstermektedir. Dünya işçi sınıfı bu konudaki hakları doğrultusundaki mücadelesini sendikaları aracılığı ile yapmaktadır. Ülkemizde bugüne kadar sendikaların bu sorunu arka plana ittiklerini ve önceliği dar anlamda ekonomik mücadeleye bıraktığını söylemek gerekir. Sendikalarda gözlenen yanlış yaklaşım, hastalık sonunda alınan tazminatların, işçinin sağlıklı yaşamasından üstün tutulması, diğer bir deyişle önemsenmemesinden kaynaklanmaktadır. Kısaca, sorunla ilgilenmek salt tazminat koparabilmek amacı ile sınırlı kalmaktadır. Gerçekte ise sendikalardan beklenen, işçinin hastalanması ya da sakatlanmasına karşılık tazminat alabilmesi değil, işçinin sağlıklı ve güvenli bir ortam içinde çalışmasının sağlanmasıdır. Çünkü işçi ve emekçiler, yaşamlarını sağlıklı bir biçimde sürdürebildikleri oranda en önemli varlıkları olan işgücünü verimli ve sürekli olarak kullanabilme olanağına sahip olabilirler. Bugün konuya nasıl yaklaşılması gerektiğini gören ve bu yolda çalışmalar yapan bazı sendikalarla değişik kuruluş ve örgütlerin kamuoyuna bu çabalarını yansıtması ile birlikte öteki sendikaların da girişimde bulunduğu görülmektedir. Ancak denetlenebilir yükümlülükler getirilmedikçe de sorun çözümlenmiş sayılmaz. Çünkü işverenin, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda yapacağı yatırımların göstermelik olabileceğini unutmamak ve sürekli denetlenebilir bir yükümlülük getirmek gerekir. ... İşçinin bedensel, ruhsal ve toplumsal yönden sağlığını bozacak her türlü zararlı etkenin ortadan kaldırılması, mücadelenin temel amacıdır. Bunun için; — İşyeri çalışma koşullarının sağlığa zarar vermeyecek bir biçimde iyileştirilmesi, — İş ile işçi arasında bedensel ve ruhsal uyum sağlanması yönünde önlemler alınması, — İşyeri koşullarının ve isçinin sağlık durumlarının sürekli korunması ve en üst düzeye yükseltilmesi, — İsçi sağlığının ve iş güvenliğinin en üst düzeyde tutulabilmesi için gerekli koruyucu, iyileştirici ve esenlendirici sağlık hizmetlerinin çağdaş ilke ve yöntemler doğrultusunda, birlikte ele alınması ve tek elden yürütülmesi gereklidir." https://turkiyeiscipartisi.org/dip/ Demokratikleşme İçin Plan '78-'82, Türkiye İşçi Partisi, Aralık 1978. s. 438-439.[153] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/34Mart 1965 Zonguldak-Kozlu Maden İşçileri Direnişi TİP Merkez Yönetim Kurulu Yedek Üyesi, Merkez Haysiyet Divanı Yedek üyesi Moris Gabbay anlatıyor: “ Türk- İş yönetimi ile TİP arasındaki ilişkiler, daha TİP'in kuruluş yıllarından beri sorunluydu. Türk- İş'e bağlı sendikalar, Amerikan sendikalarının örgütlenme modellerine benzer. Türk- İş'e bağlı sendikalar Birleşmiş Milletler Uluslararası Çalışma Teşkilâtı (ILO) vasıtasıyla Avrupa ve Amerikan sendikacıları ile ilişki kurmuşlardır. Bu sendikacılar yurtdışından Türkiye'ye gelir sendikacılık ve örgütlenme üzerine bilgiler verirlerdi. Zamanla, Türkiye'deki sendikalar ve yöneticileri de siyasal yönelimlerinde bu eğilimlerden etkilendiler. Maden-İş, Lastik-İş gibi sendikalar daha çok İskandinav ve Alman sendikacılığına yakın durdukları için sosyal-demokrat eğilimli, diğer sendikalar da Amerikan sendikalarına yakın durdukları için sağ eğilimliydiler. TİP kurulduğunda da ağırlıklı olarak solda bulunan sendikacılar çok önemli roller üstlendiler. Sosyalist bir partide üye ve yönetici olmaları diğer Türk-İş yöneticileriyle sürtüşmeye ve anlaşmazlıklara neden oldu (Bu anlaşmazlıklar 1967 Şubat ayında DİSK'in kurulmasına yol açtı). 1965 yılı Mart ayı başlarında Zonguldak-Kozlu'da maden işçileri, liyakat priminin sadece kıdemli işçilere değil, tüm işçilere eşit dağıtılması amacıyla greve gittiler. 12 Mart 1965 günü Zonguldak-Kozlu'da direnişteki işçilere polis ve jandarmanın saldırması sonucu iki işçi öldü. Türkiye İşçi Partisi, Genel Sekreteri Rıza Kuas imzasıyla yayınladığı bildiride bu olayı protesto etti. Bunun üzerine TİP'e ve Genel Sekreteri Rıza Kuas ile ilgili Türk- Başkanı Seyfi Demirsoy, Genel Sekreteri Halil Tunç karşı propagandaya giriştiler. Yaptıkları açıklamalarda Rıza Kuas ve TİP'in Türk işçisini orduya karşı kışkırttığını ve ihtilâl provası yaptıklarını açıkladılar. Bu olay Türk- İş içinde bulunan TİP'li sendika yöneticisi ve üyeleri ile Türk- İş'in başına çöreklenmiş Amerikan sendikacılığı yapan yöneticilerin arasını daha da açtı. Parti, yayınladığı bildirilerle Türk-İş yöneticilerinin bu asılsız ithamlarına cevap verdi. Başbakan Suat Hayri Ürgüplü gelişen bu olayları fırsat bilip TİP hakkında soruşturma açılmasını emretti. Bunun üzerine Genel Başkan Aybar'ın önerisiyle MYK hemen toplandı. Mehmet Ali Aybar bu toplantının ardından basın mensuplarını toplayarak çok sert bir dille TİP'e karşı girişilen bu oyunlara yanıt verdi. Basın açıklamasında '... tarih önünde davacı biziz. Tertiplerden, yalan ve iftiralardan pervamız yoktur' dedi. Kısa bir süre sonra bu soruşturmanın durdurulduğunu öğrendik." Moris Gabbay, Cumhuriyetle Birlikte Büyüdüm, Yayına Hazırlayanlar Ersin Tosun-Mehmet Üner, Sosyal Tarih Yayınları, 2013. s. 182-183.[154] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/35Yapıcı Muhalefet Örgüt Sorumluluğumuzun Gereğidir TİP Kayseri Milletvekili Adayı, TİP Yozgat Senatör Adayı İlhan Alkan ile TÖB-DER seçimlerine yönelik olarak Demokrasi İçin Birlik Grubu adına yapılan söyleşiden: "Demokrasi İçin Birlik grubu, grevli-toplu sözleşmeli sendika hakkını alabilmeyi, TÖB-DER'in örgütsel bağımsızlığını ve bütünlüğünün sağlanmasını, genel demokrasi mücadelesinde üzerine düşenleri yerine getirmesini isteyen ilerici, sosyalist öğretmenlerin oluşturduğu bir gruptur. Bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin uzun soluklu bir mücadele olduğunun bilincinde, aceleciliğe kapılmadan, seçim kazanma pahasına hiçbir yanlışa açık kapı bırakmadan TÖB-DER'in 3. Olağan Kongresi'ne katılmış ve ilgi görmüştür. Kendiliğinden ortaya çıkmamış, içinde bulunulan durumu ve yapılması gerekeni işçi sınıfının bilimsel gözlüğü ile gören, tabandaki öğretmenlerin çabası ve zorlamasıyla oluşmuştur. ... Tüm anti-faşist, anti-emperyalist örgütlerle birlikte, TÖB-DER demokrasi mücadelesinde daha etkin biçimde yerini almalıdır. Kazanılmış hak ve özgürlüklerin korunması, bunların hayata geçirilmesi, giderek yeni hak ve özgürlüklerin elde edilmesi bu mücadelenin sağlıklı bir biçimde verilmesine bağlıdır. ... Demokrasi mücadelesi pek çoklarının zannettiği gibi, salt soyut haklar ve özgürlükler mücadelesi değildir. Demokrasi mücadelesi tüm çalışanların yeni haklar kazanma, geçim koşullarını iyileştirme uğraşısını da içerir. Bu mücadele, işçi sınıfının politik hareketiyle uyumlu ve onun öncülüğünde yürütüldüğünde başarılı olur. ... Öncelikle TÖB-DER'in anti-faşist, anti-emperyalist mücadelede etkinliğini sağlamak, dışa dönük mücadelesinin boyutlarını genişletmek, anti-faşist unsurların birliğini sağlamak ve bunları örgüt çatısı altında toplamak gerekmektedir. Bunu sağlayabilmek için, kitlenin somut taleplerinden hareket etmek, burjuvazi ile öğretmenlerin neden karşı karşıya olduğunu ortaya koymak, emperyalizmin öğretmen sorunlarındaki yansımalarını açığa çıkarmak ve bunları öğretmen kitlesine mal etmek gerekir. Bunlar hayata geçirildiği an, daha geniş öğretmen kitlesini TÖB-DER'in bünyesinde toplayabiliriz. Örgüt birliğini ve bütünlüğünü geliştirebiliriz. ... Özellikle güçlü ve birliğini koruyabilen bir TÖB-DER için atılan her adımı, grevli toplu sözleşmeli sendikalaşma için her çabayı göstereceğiz. ... Kısaca, TÖB-DER'i temsil edecek bir yönetimin işbaşına gelmesi için, örgütümüze en ufak bir yara vermeden, kongre kararlarına ve örgütümüzün tüzüğüne bağlı kalarak muhalefet görevimizi ve sorumluluğumuzu yerine getireceğiz." İlhan Alkan, Yürüyüş Dergisi, Sayı 70, 10 Ağustos 1976.[155] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/36Örgütlü Mücadelemiz Sürecektir Türkiye İşçi Partisi Ankara milletvekili adayı ve Tüm-Der Genel Başkanı Erhan Tezgör'ün TÖB-DER, TÜM-DER, TÜTED Genel Başkanlarının Yürüyüş Dergisi'ne verdikleri özel demeçlerinden: "TÖB-DER, TÜM-DER ve TÜTED Türkiye'de öğretmenlerin, memurların ve teknik elemanların en güçlü örgütleridir. 200 bin üyeye sahip bu örgütler, kitle tabanının ekonomik-demokratik talepleri doğrultusunda yükselen ve ülke genelinde verilen bağımsızlık-demokrasi mücadelesinin bir parçasını oluşturan etkin bir mücadele içindedirler. Özellikle son yıllarda, doğru demokratik kitle örgütü anlayışının bu örgütlerde kök salmaya başlaması, bireyci mücadelenin, yerini hızla örgütlü mücadeleye terk etmesini ve dolayısıyla, örgütlerimizin üye ve şube sayılarının hızla artması yanında üyelerin bilinç düzeylerinin de yükselmesini beraberinde getirmektedir. Küçük küçük ekonomik hak taleplerinin zaman içinde büyük kitle hareketleri yaratacağı ve bu kitle hareketlerinin anti-faşist, anti-emperyalist ve nihayet anti-kapitalist bir öz taşıyacağı gerçeği, TÜM-DER'in de büyük bir güçle katıldığı son Ankara miting ve yürüyüşünde bir kez daha kanıtlandı. İlerici demokrat 100 bini aşkın bir kitlenin katıldığı mitingde, sosyal demokrat ve sosyalistler bir yandan ekonomik-demokratik taleplerini dile getirirken aynı anda emperyalizme ve faşizme olan kinlerini de vurguladılar. ... Örgütlerimizin haklı mücadelesi bir kez daha sınav verirken, örgütlü mücadelenin yıkılmazlığı ve büyük kitle hareketlerinin, her çeşit provokasyona, tüm olumsuzluklara rağmen kapalı olduğu gerçeği somut olarak ortaya çıkmaktadır." Erhan Tezgör, Yürüyüş Dergisi, Sayı 97, 15 Şubat 1977.[156] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/37İlerici Sendikal Hareketin Birliği "İlerici sendikal hareket, en temel ifadesini sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışının varlığında bulur. Sendikal hareketin sınıf yanıyla kitle yanı, biri diğerinin karşısına çıkartılarak değerlendirilemez. Bu iki unsur birbirini tamamlayan, geliştiren diyalektik bir bütün oluşturur. Kitle yanı, dini, dili, milliyeti, siyasal inancı ne olursa olsun, bütün işçilerin, ekonomik-demokratik hak mücadeleleri doğrultusunda eylem birliği oluşturmalarını sağlayabilecek örgütün örgütsel işleyiş açısından mutlak anlamda eşit haklara sahip üyeleri olabilmelerinin titiz ve ödünsüz savunucusu ve uygulayıcısı olmak yönünde tutarlı ve kararlı bir tutumun içerisinde gerçekleşebilir. Sınıf yanı ise, 'partilerüstü sendikacılık' gibi burjuva ideolojilerinin dayatmalarına rağmen, işçi sınıfının ekonomik ve politik mücadele bütünlüğünü hiçbir koşulda gözardı etmeden, sürdürülen günlük ekonomik-demokratik mücadele ile politik mücadelelerin uyumlulaştırılması için uğraş vermekle sağlanabilir. Bu unsurlardan birinde yaratılacak bir zaaf diğerini, giderek de örgütsel hareketin tümünü etkiler, güçsüzleştirir. Bilimsel sosyalistler işçi sınıfının gerek ekonomik-demokratik hareketi, gerekse politik hareketi açısından sorunlara eğilirken ve sonuçta çözüm önerileri geliştirirken, o alandaki sorunlarını, hareketin bütününün çıkarları çerçevesinde ele alır ve çözümler. Bunu esas almadan işe koyulanların, dar çıkar hesaplarına tutsak olduklarına, oportünizmin ve komploculuğun batağına girdiklerine, hem dünya hem de Türkiye işçi sınıfı hareketi tarihinde sayısız örneklerle rastlanmıştır, rastlanmaya devam edilmektedir. İlerici sendikal hareket bakımından başbela sayılan oportünizm ve komploculuğun ise en somut biçimi tasfiyeciliktir. ... Diğer önemli bir nokta da, işçi sınıfı ilerici sendikal hareketinin bütünün çıkarlarını en yüksekte tutmak, dar politik hesap ve planları geride bırakmaktır. ... İşçi sınıfı bilimsel sosyalist hareketi adına yola çıkanlar, işçi sınıfına hesabını veremeyecekleri hiçbir işe girişmemek durumunda ve mecburiyetindedirler." Zeki Kılıç, Türkiye İşçi Partisi Başkanlık Kurulu Üyesi, Yürüyüş Dergisi, Sayı 207, 27 Mart 1979.[157] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/38"TÖB-DER'in Birliğine Karşı Yeni Bir Tuzak" TÖB-DER Demokrasi İçin Birlik grubu sözcüsü, TİP Kayseri Milletvekili adayı ve TİP Yozgat Senatör Adayı İlhan Alkan, TÖB-DER'in 1979 yılında İçişleri Bakanlığınca zorlandığı Olağanüstü Kurultay'la ilgili sorulara verdiği yanıtlardan: "TÖB-DER; 12 Mart döneminde kapatılan TÖS'ün devrimci mücadele geleneğini devralarak ve öğretmenlerin faşizme karşı kenetlenmesinin bir ürünü olarak kuruldu. Egemen sınıflar, TÖB-DER'i kurulduğu günden itibaren faşist güçlerin hedef tahtalarından biri haline getirdi. TÖB-DER'in örgütlü mücadelesini kırmak, demokrasi güçlerinden soyutlamak için her türlü baskı yöntemlerini kullandı. 12 Mart'ın İçişleri Bakanları, TÖB-DER üyelerini izlemeleri için valiliklere, kaymakamlıklara emirnameler çıkardı. Örgütümüzün Genel Başkanı ve binlerce üyesi zindanlara tıkıldı. Binlerce üyesi kıyıldı, aç ve açıkta bırakıldı. Bir yandan da TÖB-DER'i ekonomik çıkmaza sürüklemenin hesapları yapıldı. Tüzük ‘yasaya aykırıdır' gerekçesi ile defalarca geri çevrildi. Zorunlu olağanüstü kongreler birbirini izledi. Ne var ki, TÖB-DER'in mücadelesi engellenemedi. Örgütlü öğretmen hareketi her geçen gün serpilerek gelişti. Bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinde bir köşe taşı oldu. Şimdi de 1977 seçimlerinde öğretmenlere sendika hakkı vereceğini ilan eden CHP hükümeti, TÖB-DER tüzüğünün bazı maddelerini ‘yasaya aykırı' buldu. Yeniden düzenlenmesini istedi. İçişleri Bakanlığı'nın bu tasarrufu haklı gösterecek hiçbir yasal gerekçe yoktur. Çünkü ‘yasaya aykırıdır' diye nitelenen bu maddelerin çoğu 12 Mart döneminde kesinleşmiş ve ‘MC' dönemlerinde de uygulanmış maddelerdir. Öyleyse, İçişleri Bakanlığı durup dururken neden bu maddeleri geriye çevirme gereği duymuştur? Bu sorunun yanıtını, siyasal iktidarın egemen sınıflar adına sürdürdüğü, demokratik güçleri bölme ve demokratik hakları yok etme politikasında aramak gerekir... Demokratik kitle örgütlerini işçi sınıfının politik hareketinin ilkeleri doğrultusunda değerlendiren ilerici, demokrat ve sosyalist öğretmenler, bu kongrede de üzerlerine düşen görevi büyük bir sorumlulukla yerine getireceklerdir." İlhan Alkan, Yürüyüş Dergisi, Sayı 219, 18 Haziran 1979.[158] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/39Saldırlar mutlaka göğüslenip püskürtülmelidir 13 Kasım 1979 tarihinde yayınlanan politik gelişmelerin değerlendirildiği Türkiye İşçi Partisi Başkanlık Kurulu Bildirisinden: "...toplu sözleşmeler döneminin başlamasıyla birlikte büyük burjuvazi, kendisi için daha elverişli gördüğü bu koşullardan da yararlanarak, işçi sınıfına karşı yeni bir saldırının hazırlığı içindedir. Planlar yapılmış, stoklar ayarlanmış, lokavt, yani işçiyi topluca işten çıkarıp aç bırakma tehditleri şimdiden başlatılmıştır. Buna karşı işçi sınıfımızın ekonomik mücadelesinde kazanılmış mevzileri korumak, gün günden yükselen enflasyon ve artan hayat pahalılığı ortamında belirli ücret düzeyini tutturabilmek dahi bir kat daha önem kazanmaktadır. Bu saldırı mutlaka göğüslenip püskürtülmelidir. Bunun yolu ise, mücadelede en geniş birlikteliklerin ve olabildiği ölçüde en geniş demokratik, politik güçlerin desteğinin sağlanmasından geçmektedir. Bu, aynı zamanda demokratik toplumsal muhalefetin örgütlü direnişinin de önemli bir ögesini oluşturacaktır. Oysa son günlerde açıklanan karara göre, DİSK yönetiminin, sendikaların bu esas görevini bir yana bırakarak yeni bir parti kurmaya yöneldiği görülmektedir... Bu da, öznel nedenler ne olursa olsun, nesnel olarak burjuvazinin niyet ve istemleri doğrultusunda, DİSK'in sosyal demokratlaştırılması sürecinin politik planda ifadesi olacaktır. Bu girişimle işçi sınıfı mücadelesinin iki ayrı alanı olan ve bundan dolayı da ayrı ayrı örgütlenme durumundaki ekonomik ve politik alanlar birbirine karıştırılmaktadır. Ve her iki alandaki mücadele ve örgütlenmeye de zararlı olmaktan başka bir sonuç vermeyecektir. DİSK yöneticilerinin sorumluluğu, sendikal görevlerin gereği gibi yerine getirilmesindedir, bunu gerçekleştirmektir. Bu son girişimle birlikte, yukarıda belirtilmeye çalışılan tablo tamamlanmakta, görüntü net olarak ortaya çıkmaktadır. Büyük burjuvazi, başta işçi sınıfımız ve ekonomik, politik örgütleri olmak üzere tüm demokratik güçlere karşı yeni bir saldırıya hazırlanmaktadır. Ancak bu istemin gerçekleşip gerçekleşmemesi yalnızca kendisine değil, demokratik toplumsal muhalefetin güçlülüğüne ve direncine, demokratik güçlerin işbirliğinin ölçü ve düzeyine bağlıdır ve önümüzdeki dönemi asıl belirleyecek olan, egemen sınıfların bilinen niyet ve istemleri değil, demokratik güçlerin mücadele azim ve kararlılığı ile bu mücadeledeki düzey ve boyutları olacaktır. Bu durum, bilimsel sosyalist, sosyal demokrat, ilerici, yurtsever tüm güçlerin iş ve güç birliği sorununun yaşamsal önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Ve de bu sorunu çözecek olan, sadece özlem ve iyi niyet değil; ilkeli tutum ve buna bağlı, kararlı adımlar olacaktır. Yineleyelim: Örgütlü birleşik bir halkı hiçbir kuvvet yenemez, örgütlü birleşik güç yenilmez." Yürüyüş Dergisi, Sayı 241, 19 Kasım 1979.[159] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/40Yığınların Mücadelesi Olmadan Faşizm Durdurulamaz Türkiye İşçi Partisi Kurucularından (1975), Merkez Yönetim Kurulu Üyesi ve Turizm-İş Sendikası Genel Başkanı Turgut Gökdere'nin 28 Şubat 1976 tarihinde Ankara'da yapılan toplantıdaki konuşmasından: “Bizim dilimizle, yani işçi sınıfı diliyle söylersek, sermayedarlar bir yandan işçiler üzerinde sömürüyü arttırmak istiyor, diğer yandan işçilerin ve gerçekten işçiden yana devrimci sendikaların sömürüyü uysallıkla karşılamalarını, ses çıkarmamalarını istiyorlar. Fakat işte bu mümkün değildir. Eşyanın tabiatına aykırıdır. Sömürü ve baskının olduğu yerde uysallık olamaz. Sömürü ve baskıya dayanan kapitalist sistem içinde işçi sınıfının mücadelesi durmaz, durdurulamaz. Yıllardır hem sendikal ve hem de siyasal özgürlükleri ağır baskılar altında tutulan işçi sınıfımız mücadelede gerilememiştir. Bugün daha da güçlenmiş olarak mücadelesini sürdürüyor. ... İşçiler toplu sözleşme haklarından, yani parasal çıkarlarından dahi vazgeçerek, üyesi olduğu devrimci sendikanın içinde kalmayı, bunun için de mücadele etmeyi göze almışlardır. Ve bu mücadelelerini de sürdürmektedirler. Bu husus son derece önemli ve altı çizilecek bir durumdur. MC [Milliyetçi Cephe]'nin Çalışma Bakanının, Bölge Çalışma Müdürlerinin verdiği emir uyarınca sarı, gerici sendikalara yetki verilmesi onlar açısından çözüm yolu olmadığını, politize olmuş işçilerin verdikleri mücadeleden anlamışlardır. İşte işçilerin gerçek devrimci sendikalara gösterdikleri bu yaklaşımı önlemek için MC hükümetinin başvurduğu baskı ve şiddet giderek artmakta, işçilerin özgürce sendika seçmelerinin bir yolu olan referandum hakkına da bu nedenle karşı çıkmaktadırlar. ... Faşizme karşı demokrasi için mücadelede parlamentodaki demokratik güçlerin mücadelesi ve parlamentonun bileşimini daha demokratik kılmak elbette son derece önemlidir. Ancak faşizmin tırmanmasını geriletmek, parlamento içi ve parlamento dışı mücadelenin bir bütün olarak birleşmesiyle mümkündür. Yığınların aktif desteğini almadan ve onu faşizme karşı seferber etmeden faşizmin tırmanışı durdurulamaz. İşte bu nedenle en başta devrimci sendikaların yığınsal ve örgütlü gücü önem taşıyor. Elbette yığınsal mücadele sadece işçi sınıfının eylemlerinden ibaret olamaz. Bütün demokratik güçler bu mücadelede örgütlü biçimde yer alarak, faşizme karşı demokratik güçlerin meyvesini oluşturmalıdırlar. İşçi sınıfı aynı zamanda iktidar için mücadele veriyor. Gerek sosyalizme varma mücadelesinde gerekse faşizmin tırmanışı karşısında verilecek mücadelede işçi sınıfının siyası gücü ve siyası partisi belirleyici bir rol oynayacaktır. İşçi sınıfımızın demokratik ve sosyalist mücadelesini güçlendirmek, örgütlenmesini pekiştirmek önde gelen bir görevdir. Bütün bu çok yönlü gelişme, örgütlenme ve mücadeleyle faşizm geriletilebiIir. Demokrasi için yeni mevziler kazanılabilir." Turgut Gökdere, Yürüyüş Dergisi, Sayı 48, 9 Mart 1976.[160] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/41İlerici Memur Hareketinin Güvencesi Sosyalistlerdir 12 Eylül sonrası Türkiye İşçi Partisi Merkez Komite üyesi ve TÜM-DER Kurucusu, Ankara Şube Başkanı ve Genel Başkan Yardımcısı Fatih Üstün'ün Ankara şube kongresi yaklaşırken Yürüyüş Dergisine yazdığı yazıdan: “...ilerici, demokrat, sosyalist memurlar, TÜM-DER'in bugün tek ve güçlü memur örgütü olmasını başardılar. TÜM-DER Ankara şubesinin 12 bin üyeli, nitelik ve nicelik olarak Türkiye'nin en büyük şubesi olmasında, kuşkusuz demokratik kitle örgütlerine bilimsel sosyalist yaklaşım en büyük etkendir. Bunun yanısıra örgüt içi işleyişte çok duyarlı olunması gereken bir konu da, örgüt içi demokrasidir. Yani tabanın söz ve karar sahibi olması ilkesidir. Kongrelerden seçilip gelen yöneticilerin "merkeziyetçilik" adına tabanın sesine kulak tıkaması, en geniş tartışma ve öneri özgürlüğünü yok etmesi, giderek yönetimlerin tabandan kopuk, onun gereksinimlerine yanıt veremez hale düşmelerine yol açmaktadır. Ve bunun sonucu olarak örgütü elden bırakmamak, her ne pahasına yönetimde kalmak anlayışı gündeme gelmektedir. Bu da kitle örgütlerinde önemli tahribatlara yol açmaktadır. Örgüt içi demokrasi ve tabanın söz ve karar sahibi olma ilkesinde çok duyarlı olunması gereken ikinci bir konu da kitle örgütlerindeki "demokratiklik" ilkesidir. Sorumsuz bir takım grupların örgütte merkez tanımayan, başına buyruk, "demokrasi" adına, "devrimcilik" adına örgütte anarşizmi körüklemeye, laçkalığı hâkim kılmaya yönelik anlayışları sonuç itibariyle kitlelerde bozgunu getirir. Örgütü yok eder. Demokratik merkeziyetçiliğin örgütte tam olarak uygulanması, tabanın birlikte karar üretebilmesi ve kararların uygulanması aşamasında en geniş kesimin bu uygulamaya katılması, örgütün tabanını bütünüyle kucaklayıp kendi özgün görevlerini yerine getirmesinin ve yığınların antiemperyalist, antifaşist mücadeleye sokmasının temel koşuludur." Fatih Üstün, Yürüyüş Dergisi, Sayı 202, 20 Şubat 1979.[161] |
TİP (1961-1988) ve Sendikalar/42Memurlar Demokrasi Cephesine 12 Eylül sonrası Türkiye İşçi Partisi Merkez Komite üyesi ve TÜM-DER Kurucusu, Ankara Şube Başkanı ve Genel Başkan Yardımcısı Fatih Üstün'ün Yürüyüş Dergisine yazdığı yazıdan: “Günümüzde sayılan 1,5 milyona varan memurların, en geniş kitleyi kucaklayacak ve harekete geçirecek, kitleleri mücadeleye katmada bir manivela olma işlevini eksiksiz yerine getirecek bir örgüt yapısına her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır. En küçük işyeri birimine kadar inebilen, demokrasi mücadelesinde yeri olan herkesi örgütleyebilen ve kitlesini somut hedefler doğrultusunda mücadeleye sokan canlı dinamik bir kavga aracını hızla tekrar yaratmak zorundayız. Bu amaçla TÜM-DER'i bu yaşamsal ilkelerle donatmak, memurların faşizme karşı direnişlerinde, 20 Mart eylemlerindeki direnişçiliğine, örgütlülüğüne hızla getirmemiz bugün temel görevimizdir. Bu görevimizin üstesinden gelebilmek, baskıya, saldırıya, sürgün ve kıyımlara, faşist işgallere, sömürüye, sefalete açlığa karşı mücadelemizi yükseltmek, tekellere ve onun iktidarına karşı, antifaşist demokrasi cephesinde örgütlü olarak işçi sınıfının yanıbaşında yeralmamızla kurtuluşumuz yakınlaşacaktır. Ve bilimsel sosyalistler bu onurlu görevin de üstesinden gelmeyi bileceklerdir." Fatih Üstün, Yürüyüş Dergisi, Sayı 268, 27 Mayıs 1980.[162] |