Tarayıcınızda JavaScript özelliği kapalıdır!

TÜMÜ 1965 SEÇİMLERİ 1965 YILI KOŞULLARI 1971 KAPATMA DAVASI 1977 SEÇİMLERİ AYDINLAR BAHÇELİEVLER KATLİAMI BEHİCE BORAN BÜYÜK EKİM DEVRİMİ ÇALIŞMA EKİPLERİ DEMOKRASİYİ SAVUNMAK, 12 MART DEMOKRATİK KİTLE ÖRGÜTLERİ DEMOKRATİKLEŞME DEMOKRATİKLEŞME/ DEMOKRATİKLEŞME İÇİN PLAN ’78-82 EMPERYALİZM, BAĞIMSIZLIK ENTERNASYONALİZM GENÇ ÖNCÜ HER HAL VE ŞARTTA MÜCADELE İŞBİRLİĞİ, GÜÇ BİRLİĞİ, EYLEM BİRLİĞİ, TEK CEPHE KAYIPLARIMIZ/SALDIRILAR KIBRIS SORUNU KONGRELER KURULUŞ/1961 KURULUŞ/1975 KÜRT SORUNU LAİKLİK, DİN, DİYANET MECLİS KONUŞMALARI PARTİ HAKKINDA PROGRAM/TÜZÜK SADUN AREN 100 YAŞINDA SENDİKALAR SOSYALİZM TARİHSEL BİRİKİM, CUMHURİYET TARİHTE VİDEO YEREL YÖNETİMLER YÖNETİM
(belirtilmedikçe belge ve görüntüler TÜSTAV Arşivi'ndendir.)

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/1

Türkiye İşçi Partisi Kıbrıs konusunun bütün sıcaklığı ile gündeme geldiği günlerden başlayarak diğer partilerden çok farklı bir duruşa sahip oldu. TİP Kıbrıs sorununun ülkeyi bir savaşın eşiğine getirmesine tepki gösterdi ve bu sorununun çözümü için Kıbrıs’taki her iki halkın hak ve çıkarlarının karşılıklı saygı içinde korunmasından yana oldu.

Türkiye İşçi Partisi Kıbrıs’ın Türkiye’ye ya da Yunanistan’a bağlanmasına karşı çıkarak, misak-ı milli sınırlarına sadık kalınmasını savunan bir politika izledi.

Parti bu sorunun kendi çıkarları peşinde koşan emperyalist odaklardan uzak durarak çözülmesi gerektiğini, adanın silahlardan, askerlerden ve üslerden arındırılmasını, tarafsız ve bağımsız bir devlet olmasını ve üçüncü dünya ülkelerine yakın bir politika izlemesini savundu. Süreç içinde, her iki toplumun demokratik bir düzen içinde eşit haklar ile yaşamasının temeli olarak federal bir devlet yapısına sahip olmaları gerektiğini söyledi.

6 Eylül 1964 günü Ankara’da yapılan Türkiye İşçi Partisi Genel Yönetim Kurulu toplantısının halka açık oturumunda Genel Başkan Mehmet Ali Aybar’ın, dış politika ile ilgili olarak yaptığı konuşmadan/1

“Kıbrıs buhranı tehlikeli bir evrede. Başbakan, Büyük Meclis’te üç gün önce yaptığı konuşmada, her an Adaya askeri müdahalenin gerekli olabileceğini ve olayların bizi hızla bir Türk-Yunan savaşına sürüklediğini söyledi. Başbakanın durumu olduğundan daha kritik göstermek istemiş olabileceği hesaba katılırsa da, bu korkunç bir ihtimaldir. Ancak savaş patlamadıkça, bütün ümit kapıları kapanmış olmayacağına göre, buhrana barışçı yoldan bir çözüm bulmak için, son dakikaya kadar inatla uğraşılması, bize kutsal bir vatan ve insanlık borcu olarak görünüyor.

Kanlı olayların başladığı geçen Aralık’tan beri, Kıbrıs buhranı önce İngiltere’nin, sonra da Amerika’nın müdahalesi sağlanarak çözülmek istendi. Yıllardır Amerika’nın şemsiyesi altında dünyanın gerçek görünüşünü görmez hale gelmiş devlet adamlarımız, buhranı bir NATO meselesi haline getirecek olurlarsa, sihirli değneği ile Amerika’nın anlaşmazlığı hemen, hem de Türkiye’nin lehine çözüvereceğini sandılar. ‘İkinci Küba’ tezi, hala soğuk harp yıllarının klasik şeması içinde düşünen devlet adamlarımıza, dâhice bir buluş gibi göründü.

Fakat hep bildiğimiz gibi ne Amerika, ne de öteki NATO devletleri, bu dâhice buluştan heyecanlanıp, Türkiye’yi destekler duruma geçmediler. Açıklanan Acheson planından öğrendik ki, Türkiye’ye küçük bir menfaat tanınmasına karşılık, Amerika Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasına, yani ‘Enosise’ taraftardır. Üstelik buhranın NATO açısından ele alınması, Makarios’a Sovyetler’den, Mısır’dan yardım isteme fırsatını verdi ve tarafsız devletlerin Makarios’u büsbütün desteklemelerine yol açtı. Böylece Amerika’nın müdahalesinden sonra, Kıbrıs buhranı daha karmaşık, daha çetin bir hal almıştır.

Kıbrıs buhranının altında emperyalizmin çıkarları yatmaktadır

Değerli dinleyicilerim,

Kıbrıs buhranını, emperyalist çıkarlarını korumak isteyenlerin yarattığı ve körüklediğinde şüphe yoktur. Yüz yıllarca yan yana, aralarında önemli anlaşmazlıklar olmadan, her halde birbirinin boğazına sarılmadan yaşamış olan Kıbrıslı Türk ve Rumların, 1955’ten sonra, yani İngiltere’nin Kıbrıs’tan çekilmesini zorlayan şartlara açıkça karşı koyamayacağını anlaması üzerine, birbirlerinin düşmanı kesilivermiş olmaları, bir tesadüf sayılamaz. Gerçekten de, Süveyş’i kaybedince, Ortadoğu’daki çıkarlarını gözetip korumak bakımından, Kıbrıs İngiltere için bir kat daha önem kazandı. Ve İngiltere Adayla ilişkilerinin büsbütün kesilmemesi için, sömürgelerine bağımsızlık verirken başvurduğu klasik tedbirlere, burada da başvurdu: Kıbrıs’ın sömürge statüsünü değiştirmeden önce, Türkiye’yi Kıbrıs’ın kaderi ile ilgilenmeye çağırdı. Bir yandan da kendisiyle çarpışan Rumların karşısına Türkleri çıkartıp, kendisi geride kaldı. O günlerden sonra, Kıbrıs’ta hedefi artık İngiltere olmayan bir anlaşmazlık konusu ortaya çıkmıştı.

Şimdi bir de Amerika işe karışmıştır. Biraz önce işaret edilen ihtilatlardan başka, müdahalenin ne gibi olumsuz gelişmelere yol açacağı, ayrıntılarıyla kesin olarak elbet bu günden kestirilemez. Ancak Ortadoğu’da yıllardır kâh açık, kâh kapalı olarak devam eden, İngiliz-Amerikan rekabetinin alevleneceğini ve bundan ne Türkiye ne Yunanistan ne de Kıbrıslı Türk ve Rum cemaatleri yararına sonuçlar çıkmayacağını tahmin etmek zor olmasa gerektir.”

Mehmet Ali Aybar; Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm, Seçmeler 1945-1967; Gerçek Yayınevi, Şubat 1968, s. 317-319.[340]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/2
6 Eylül 1964 günü Ankara’da yapılan Türkiye İşçi Partisi Genel Yönetim Kurulu toplantısının halka açık oturumunda Genel Başkan Mehmet Ali Aybar’ın, dış politika ile ilgili olarak yaptığı konuşmadan/2


” …Kıbrıs buhranı emperyalist çıkarlara hizmet ettiği müddetçe, bir kör düğüm halinde kalmaya mahkûmdur. Bundan dolayı, yalnız ilgili tarafların anlaşmazlığı kendi aralarında çözmeye çalışmaları, bize tek makul yol olarak görünüyor.

Bize göre Türkiye, anlaşmazlığın doğrudan doğruya tarafları olan Yunanistan, Kıbrıslı Türk ve Rum cemaatlerini, ivedilikle bir yuvarlak masa konferansına çağırmalıdır. Gerçekten de Kıbrıs buhranı ile doğrudan doğruya ilgili olan taraflar Türkiye’dir ve Yunanistan’dır, Kıbrıslı Türk ve Rum cemaatleridir. Birleşmiş Milletler arabulucusunun da katılacağı bu yuvarlak masa konferansında, Türk ve Rum cemaatlerin birbirinin hükmü altına girmeden, güvenlik içinde yaşamalarını sağlayacak bir çözüm şeklinin bulunabileceğine inanmaktayız. Bir zamanlar Türkiye’nin savunduğu emperyalizme karşı olma ve dünya barışına hizmet etme ilkelerinden hareket edilecek olursa, konferansın başarıyla sonuçlanacağından şüphe edilemez.

Değerli dinleyicilerim,

Bugüne kadar izlenen ve bizi ancak savaşın eşiğine getirdiği anlaşılan bu bağımlı politika ile, Kıbrıs buhranının adil ve dünya barışının lehinde olarak bir çözüme ulaştırılması beklenemez. Yepyeni bir dünya kuruluyor gözlerimizin önünde. Hem de yolunu Kurtuluş Savaşımızla ilk bizim açtığımız ve sonradan kaybettiğimiz yeni bir dünya. Kıbrıs ancak bu yeni dünyanın şartları içinde çözüme kavuşturulabilir. İlgililer arasında yuvarlak masa konferansı, yeni şartlara uygun bir tekliftir. Dünya kamuoyunda olumlu yankı uyandıracak, Türkiye’ye itibar kazandıracaktır.

Üçüncü Dünya Devletlerinin Desteği

Emperyalizme karşı olan ve barışçı bir teklifi ‘Üçüncü Dünya’ devletleri, yani Asya’nın, Afrika’nın, Latin Amerika’nın bağımsızlığa yeni kavuşmuş tarafsız genç devletleri, mutlaka sempatiyle karşılayacaklar, destekleyeceklerdir. Böyle bir desteği kazanmış olmak, - unutulmasın ki, tarafsız devletler Birleşmiş Milletler’de oyların yarısından çoğuna sahiptirler – her şeyden önce Türkiye’nin Kıbrıs politikasına esneklik getirecek, bağımsız davranmamızı kolaylaştıracaktır.

(...)

İngiltere’nin durumu

Yalnız ilgililerin katılacağı bir konferansın toplantıya çağrılması, Batı Dünyasınca da iyi karşılanacaktır. Her halde ne Amerika, ne de öteki NATO devletleri konferansa karşı cephe almayacaklardır. Cephe aldıkları takdirde sömürgeci ve savaş kışkırtıcısı duruma düşeceklerini bilirler. Batının İsveç, İsviçre, Finlandiya gibi tarafsız devletleri ise, bu teklifi içtenlikle destekleyeceklerdir.

Bir İngiltere’nin tutumu kalıyor şüpheli. Adadaki üsleri dolayısıyla İngiltere’nin ilgili taraf olarak konferansa katılmak istemesi mümkündür. Oysa İngiltere’nin konferansa katılmasıyla, çözüm yolu daha başlangıçta tıkanmış olacaktır. Bunu mutlaka önlemek gerekiyor. Üsler konusu, sonra ele alınacak bir mesele olarak, konferans gündemi dışında bırakılacak olursa, İngiltere’nin konferansla ilgisi kesilmiş olur. Üsler meselesi, yuvarlak masa konferansı başarıyla sonuçlandıktan sonra ele alınır. Kaldı ki, İngiltere’nin Kıbrıs üzerinde ileri sürebileceği bütün iddialar, sömürgecilik düzeninin kalıntıları mahiyetinde olduğundan, bugün dünya kamuoyu karşısında rahatlıkla savunulamaz.

İlgililer arası konferans teklifi, Sovyetler Birliği ve Doğu blokuna dâhil devletler tarafından da desteklenecektir. Doğu Akdeniz’de Amerikan, İngiliz emperyalizmlerine karşı bir harekât olarak değerlendirilecek böyle bir konferansa, Doğu blokunun cephe alması düşünülemez.”

Mehmet Ali Aybar, Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm, Seçmeler 1945-1967, Gerçek Yayınevi, Şubat 1968, s. 319-321.[341]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/3
Cumhuriyet Gazetesi’nin Bir Muhabirinin Sorularına TİP Genel Başkanı Aybar’ın 17 Ekim 1964 Günü Verdiği Cevaplarda Kıbrıs Sorunu:


“7- Kıbrıs buhranına çözüm ararken bu buhranın altında yatan emperyalist çıkarlar asla gözden kaçırılmamalıdır. Yüz yıllar boyunca aralarında büyük anlaşmazlıklar çıkmadan yanyana yaşamış olan Kıbrıslı Türk ve Rumların, İngiltere’nin Kıbrıs’taki üsleri 1955’ten sonra daha da çok önem kazandığı fakat Kıbrıslı Rumların İngiltere aleyhindeki hareketleri de şiddetlendiği bir tarihten sonra, bu iki cemaatin birbirlerine amansız düşman oluvermeleri elbet tesadüflere yükletilemez. İngiltere hangi sömürgesinden çekilmek zorunda kalırsa yerli halk arasında bir anlaşmazlık konusu çıkarmayı ihmal etmemiştir. Bugün, Kıbrıs meselesine Amerika’nın müdahalesini de bu açıdan görmek gerekir. Orta Doğu’da yıllardır süren İngiliz Amerikan rekabeti Kıbrıs’a intikal edeceğe benzer.

Şu halde Kıbrıs meselesine çözüm ararken meseleyi emperyalist müdahalelerin dışına çıkarmak ve yalnız ilgili devletlerin aralarında bir çözüm yolu bulmalarını sağlamak bize mutlaka uyulması gereken temel şart olarak görünüyor.

Bizce Türkiye, Yunanistan’ı ve Kıbrıslı Türk ve Rumları ivedilikle bir yuvarlak masa konferansına çağırmalıdır. Bu konferansa Birleşmiş Milletler arabulucusu da katılmalıdır. Türkiye tarafından gelecek olan böyle bir teklif, çözümü Amerika’dan bekleyen ve Amerika’dan gelen teklifleri benimsemekle yetinen hükümetin Kıbrıs politikasına büyük esneklik kazandıracaktır. Gerçekten de yeni dünya şartlarına uygun olarak ileri sürülen bu konferans teklifi gerek Üçüncü Dünya Devletlerinin; gerek Doğu blokunun, gerekse emperyalist emeller peşinde koşar görünmemek için İngiltere ve Amerika’nın desteğini görecektir. Bu teklifin hele Birleşmiş Milletler Asamblesinin toplantısından önce yapılması dünya kamuoyunu ve asambledeki delegasyonların hemen hepsini mutlaka olumlu şekilde etkileyecektir.

Türkiye Kıbrıs konusunda Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet olarak yaşaması ve aynı zamanda yabancı üslerden temizlenerek milletlerarası garanti altında tarafsızlaştırılması ve Kıbrıslı Türklerin siyasi hakları dâhil bütün hak ve hürriyetlerini teminat altına alacak bir devlet şeklinin kabul edilmesi tezleri ile dünya kamuoyu önüne çıktığı takdirde, bugün kördüğüm haline gelmiş bu davanın çözülmesi imkânlarını getirmiş olacaktır.”

Mehmet Ali Aybar, Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm, Seçmeler 1945-1967, Gerçek Yayınevi, Şubat 1968, s. 342-343.[342]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/4
1964 Yılında Bursa’da Yapılan Genel Yönetim Kurulu Toplantısında Açıklanan TİP Kıbrıs Politikasını ve Sonrasını Nihat Sargın Anlatıyor:


”Bursa'da GYK toplantısının kamuya açık bölümünde ilk olarak Aybar kürsüye çıktı ve önceki dönemlerde olduğu üzere GYK açış̧ konuşmasını yaptı; daha doğrusu, Parti adına yurt ve dünya olayları üzerine görüşlerini açıkladı. Kıbrıs konusu da bu görüşlere dâhildi tabiî… Konuşma en dikkatli ve çekingen olanlar da içinde, kimseyi irkiltmemiş̧, devamlı alkışlarla, coşkunlukla karşılanmıştı.

(…)

Aybar'ın sözleri Milliyet'te değiştirilmiş̧ biçimiyle yayınlandıktan sonra, işte o zaman kızılca kıyamet koptu. Hazır böyle bir fırsat ele geçmişken, üstelik bu fırsat, kamunun çok hassas olduğu bir konuda ortaya çıktığına göre, koparılan vaveylâ (çığlık çığlığa bağırma) tahmin edilebilir. Sadece en sağcı basın değil, ciddi tanınan gazeteler ve yazarları da koroya katıldılar; kimi zaman ve hiç değilse içlerinden kimileri bize yakınlık göstermeye başlayan Türkiye Millî Talebe Federasyonu’na, bağlı derneklerine, kimi sendikalara varıncaya kadar.

Milliyet'in yayınından iki gün sonra Çarşamba günü Genel Merkez yeni bir bülten yayınlama gereğini duydu; eskisinde sivri görünen kimi ifadeler daha açıklığa kavuşturularak ve Kıbrıs için ne düşündüğümüz, ne önerdiğimiz derli toplu yeniden kaleme alınarak bir kez daha kamuoyuna sunuldu.

Şimdi önce Sosyal Adalet'in Mayıs sayısında özetlenmiş̧, Aybar'ın konuşmasını veren ilk bültenden bir alıntı yapmak istiyorum; konuşmanın giriş̧ bölümü şöyle aktarılmaktaydı:

‘Geçen Aralık ayından beri Kıbrıs, gene çok ciddî, derin endişeler yaratan bir meselemiz haline geldi. Hükümet, ittifaklarımızı, dostluklarımızı, komşularla münasebetlerimizi Kıbrıs mihengine vurarak değerlendiriyor.

Başbakan, NATO içinde müttefikimiz olan Yunanistan ile Kıbrıs için savaşabileceğimizi ima etti. Şimdiye kadar toz kondurulmayan Amerikan dostluğundan çok acı bir dille şikâyette bulundu. Hatta «müttefikler tutumlarını değiştirmedikleri takdirde Batı ittifakının yıkılacağını ve Türkiye’nin yeni şartlarla kurulacak bir dünyada kendisine yer bulacağını» söyleyecek kadar ileri gitti.

Bilindiği gibi geçen Aralıktan beri Kıbrıs’ta kanlı olaylar cereyan ediyor. Çocuklar, kadınlar, ihtiyarlar öldürülüyor, gençler rehine olarak götürülüyor, köyler ateşe veriliyor. Kanlı olaylar yer yer bir iç savaş̧ şekline dökülmüştür. Bu kanlı olayların rasgele başladığını kabul etmek zordur. Kullanılan vasıtalar, silâhlar ve olayların başlangıç tarihi ve gelişme şekli göz önünde tutulursa, bu saldırıların önceden hazırlanmış̧ bir plâna dayandığı sonucuna varılmak gerekir’.

‘Gerçekten de kanlı olaylar üçüncü İnönü hükümetinin Mecliste zayıf bir çoğunlukla kurulduğu için harekete geçemeyeceğinin sanıldığı ve Cumhurbaşkanlığına yeni gelmiş̧ Johnson'un Kıbrıs işinde sert tepkiler göstermesinin çok zayıf bir ihtimal olarak göründüğü günlerde başlamıştır. Beri yandan Kıbrıs'ta Türkler nüfusun beşte birini teşkil etmektedirler. Zürih ve Londra sözleşmelerinden ve yeni Kıbrıs Anayasasından Türk azınlığı memnundur. Oysa Rumlar şikâyetçidir. Makarios kanlı olaylardan önce de Zürih ve Londra anlaşmalarından, Anayasadan şikâyet etmiştir. Ve en önemlisi Kıbrıs'lı Türklerin, kuşaktan kuşağa miras kalmış̧, yolunda dövüşülüp ölünmüş̧ bir «Anavatana iltihak» (katılma) ülküleri olmamıştır.

(…)

Kıbrıs’ta kanlı olaylar devam ediyor. İlk iş bu olaylara son vermektir. Adada Birleşmiş̧ Milletlerin silahlı kuvvetleri bunun için bulunuyor. Bunların pasif kalmamaları sağlanmalıdır. Aynı zamanda bu yolda artık kan da akıtmış̧ oldukları göz önünde tutularak, Kıbrıs'lı Türkler can mal emniyetine, insanca yaşamanın şartı olan temel haklara kavuşturulmalıdır.

Fakat bütün bu işler ancak Kurtuluş̧ Savaşı Türkiye’sinin vazgeçilmez temeli olan «Misak-ı Millî» ışığı altında yürütülen, kişiliği olan bir politika ile başarılabilir.'

Şimdi de ikinci bültenden Kıbrıs konusunda Parti'nin görüşleri:

‘ Türkiye İşçi Partisi

1) Herşeyden önce Adada aşırı milliyetçi, ENOSİS'çi, faşist bir tedhiş teşkilatı (terör örgütü) olan EOKA tarafından hazırlanmış̧ bir plâna göre devam edegelmekte bulunan kanlı olaylara derhal son verilmesini ister.

2) Kıbrıslı Türklerin, yolunda kanlarını da akıttıkları bütün temel haklarına, can ve mal emniyetine hemen kavuşturulmasını; ve bu hakları güvenlik altına alan bir düzenin kurulmasını ister.

3) Birleşmiş Milletler silahlı kuvvetlerini, bugünkü pasif tutumlarını bırakarak Adada kan dökülmesini önleyecek kesin tedbirleri almaya davet eder.

4) Geçen Aralık’tan beri yine çok ciddî ve derin endişeler yaratan bir meselemiz haline gelen Kıbrıs buhranının ancak Kurtuluş Savaşı Türkiye'sinin vazgeçilmez temeli «Misak-ı Millî» ışığı altında yürütülen, kişiliği olan bir politika ile çözülebileceğine inanır. '

Ve de iki ek tümce:

"TİP’e hücum etmek için fırsat kollayanlar Genel Başkan'ın görüşleri diye katiyen bize ait olmayan yalanlan sıralıyorlar.

Genel Başkan'ın konuşmasında Türkiye'nin Kıbrıs diye bir davasının olmadığını söylediği yalandır’.

(…)

Şimdilik konuyu kapamadan önce Kıbrıs'la ilgili olarak değineceğim son nokta, yukarda belirtilen Parti görüşlerinin, her ihtiyaç ve fırsatta yeni eklemelerle zenginleştirilerek Türkiye İşçi Partisi'nin kesin Kıbrıs tezinin ortaya çıkmış olmasıdır:

‘Uluslararası garanti altında, üslerden ve askerden arınmış, tarafların birbirinin haklarına titizlikle saygı gösterdikleri iki bölgeli federatif bağımsız ve tarafsız Kıbrıs Cumhuriyeti’.”

Nihat Sargın, TİP'li Yıllar (1961 - 1971), Anılar, Belgeler, 2. Basım, Sosyal Tarih Yayınları, 2020. s. 187-192.[343]

TİP (1961-1988) ve Bilim ve Sanat Dergisi
Bilim ve Sanat Dergisi 1980 faşist darbesinden üç ay sonra Ocak 1981’de yayın yaşamına başladı. Demokrasiden yana olan hiçbir aydını dışlamayan, bütün bilim ve sanat insanlarını ayrımsız kucaklamayı amaçlayan; anti-cunta, anti-faşist, anti-emperyalist, barıştan yana, bağımsız, birleşik ve ortak bir platform olarak yayın yaşamına başlayan; 99 sayı süren yayın yaşamını 1000’e yakın aydının imzalarıyla sürdüren bu dergiye ilk ivmesini Türkiye İşçi Partisi verdi.


Kendisi de Bilim ve Sanat Dergisi’nin bir yayın kurulu üyesi olan Prof. Dr. Raşit Kaya, Toplum ve Hekim Dergisi’ne, Bilim ve Sanat Dergisi’nin bir başka yayın kurulu üyesi olan Dr. Ata Soyer’in vefatının ardından yazdığı yazıda şu değerlendirmeyi yapıyor:

”Bilim ve Sanat 12 Eylül darbesinin en karanlık günlerinde, solun, sosyalistlerin darbe öncesindeki yayın kuruluşlarının ya yasaklandığı ya da fiilen kapanmak zorunda bırakıldığı bir zamanda, ilk sayısı Ocak 1981 tarihinde yayımlanmaya başlanan; tüm olumsuz koşullara karşın 8 yılı aşkın bir süre yaşamını sürdürebilen ve Mart 1990 tarihinde 99. sayısıyla yayın yaşamı sonlanan bir “Aylık Kültür Dergisi”dir. Bilim ve Sanat-Aylık Kültür Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini büyük bir vukuf ve özveri ile üstlenmiş olan sevgili Varlık Özmenek derginin 5. Yılında 50. sayısı vesilesiyle kendisiyle yapılan bir söyleşide “Dergiler olsun, gazeteler olsun, yazılı basın... yayınlandıkları tarihsel, toplumsal dönem ve süreçlerin canlı tanıklığını yaparlar... yaşamı algılama ve yorumlama tarzlarına göre belli bir dünya görüşünün dinamiklerini de yansıtırlar. Önem ve değerleri kuşkusuz ki, tarihin ve toplumun gelişme doğrultusuyla sınanır; sağlanır” diyordu (Yarın-Aylık Sanat Edebiyat Dergisi, Sayı 42, Şubat ’85).

Aradan geçen oldukça uzun bir zaman sonra ve toplumumuz 12 Eylül faşist darbe günlerini anımsatan benzer zorlu günler yaşarken yapılacak bir irdeleme sadece Bilim ve Sanat’ı tanıyıp, değerlendirmeye değil, karanlık dönemlerde nelerin ve nasıl yapılabileceğini de anlamak açısından yararlı olacaktır.

Bilim ve Sanat’ı Kim ve Niçin Kurdu?

Bilim ve Sanat Dergisi’nin kuruluşu için ilk adımı 12 Eylül faşist darbesinden sonra cuntanın siyasi partilerin faaliyetlerini yasaklama kararına karşın yaşamını sürdüren Türkiye İşçi Partisi atmış; Bilim ve Sanat Dergisi bu çerçevede Türkiye İşçi Partililerce; Türkiye İşçi Partililerin ve yakın çevrelerinin maddi ve manevi destekleriyle kurulmuştur. Sekiz yıl süren yayın yaşamının neredeyse tamamını sıkıyönetim koşullarında sürdüren derginin “var olma nedeni” (raison étre) Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) İkinci Büyük Kongresi’nin “ gücünü tarihsel süreklilik ve bilimsel sosyalizmden alarak, işçi sınıfımızın, müttefiki emekçi sınıflarla birlikte yürüttüğü, emperyalizme, faşizme ve kapitalizme karşı bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm mücadelesini her hal ve şartta (abç) örgütlü olarak, yılmadan sürdürme” kararında aranmalıdır (TİP İkinci Büyük Kongre Kararları, 24-24-26 Şubat 1979, 1 nolu karar 2. Bölüm).

Bilim ve Sanat dergisi, 12 Eylül 1980 faşist darbesinden sonra bu kongre kararının yaşama geçirilmesine yönelik yeni yapılanmaların önemli bir halkasıdır.

(…)

…Bilim ve Sanat Dergisi’ni yayın hayatına başlatanlar, TCK’nun meşhur 141. ve 142. Maddelerinin yürürlükte olduğu ve neredeyse hukuk tanımaz bir vahşet halinde uygulama bulduğu 12 Eylül darbesinin hemen sonrasındaki bir dönemde dünyaya bakışlarının diyalektik materyalizm, çözümleme yöntemlerinin tarihi maddecilik olduğunu açıklamaktaydılar. Amacın sadece anlamak, kavramak olmadığı; dünyayı değiştirmek için de etkinlikler öngörüldüğü açıkça anlaşılmaktadır. Ne var ki, meramı dile getiren terminolojinin özenle seçildiği, daha baştan göze alınan risklere karşın hukuksal ve toplumsal çerçevede bir savunma hattının da yetkinlikle kurulmuş olduğu da gözden kaçırılmamalıdır.

Daha ilk sayıda görülen bir başka gerçek de birinci sayısının imzaları ve içeriğiyle derginin, ilk adımları atmış olan Türkiye İşçi Partisi’nin bir organı olarak değil; bağımsız bir yayın kuruluşu olarak yayın yaşamına başlamakta olduğudur. Bu, Bilim ve Sanat’ın bağımsız, anti-faşist, anti-emperyalist mücadelede yer alan, demokrasi savunusunu ilke edinen, başta aydınlar olmak üzere her kişi ve kesime seslenmek istediği ve onların katkılarına açık olmaktan öte dergiyi sahiplenmelerini beklediği anlamına geliyordu. Bilim ve Sanat 12 Eylül Cunta’sına karşı mücadele edenlerin ortak gücü olma iddiası ile bağımsız bir dergi, bir platform olarak yaşamını sürdürmüştür. Sekiz yıllık yayın yaşamı bu duruş ilkesinin, başka ve daha açık bir deyişle derginin bağımsızlığının, gerek düşünsel olarak “var olma nedenini” temsil edenlerce, gerekse Bilim ve Sanat’ın üretimini fiilen üstlenmiş olanlarca titizlikle korunduğunu göstermektedir. TİP’in örgütsel kimliği ile organik bağ çağrışımı yaptırabilecek, Behice Boran, Nihat Sargın ya da başka simgesel bir ismin derginin bu niteliğini göz önünde tutarak, dergide yazı yazmaya yönelik bir girişimi hiç olmadığı gibi, dergi yazı kurulu da benimsenmiş olan anlayışa gölge düşmemesi için, donanım ve deneyimleriyle dergiye ciddi katkılarda bulunabilecek böyle isimlerden yazı isteminde hiç bulunmamıştır. Değişik görüşlerden oluşan bir demokrasi platformu olma doğrultusundaki bilinçli tercih daha ilk sayıda yer alan 26 imza ile yansımasını bulmuştur. Bilim ve Sanat’ın ilk sayısına katkıda bulunanların tümü, sol-sosyalist-demokrat bir spektrum çerçevesinde anti- faşist, anti-emperyalist mücadelede yer almış saygın isimlerdir. Bilim ve Sanat Marksist düşünceyi içleştirmişlerin yanı sıra demokrasi savunuculuğu yapan, anti-şoven, anti-militarist, anti-emperyalist düşünceleri dile getirenlere; barış mücadelesine omuz verenlere hep açık bir platform olmuştur.

Bağımsız bir platform olma kararlılığı, gittikçe genişleyen bir yazar havuzunun oluşması, Bilim ve Sanat için daha baştan itibaren arzulanan, içerikte “çeşitliliğin” yakalanması ve sürdürülmesi hedefine ulaşma açısından çok işlevsel olmuştur. Dahası, bu anlayış Türkiye’nin sol/sosyalist dergicilik geleneğinde benzeri daha önce pek görülmemiş birçok ilki de başlatabilmesi fırsatını vermiş; daha önceleri yayın içeriklerinde yer bulmayan konu ve alanların kapsanma ve işlenmesi için önemli bir olanak yakalanmıştır. Böylece, siyaset, edebiyat vb. konular yanı sıra o zamana kadar yeterli düzeyde yer bulamayan bilim felsefesi, yöntem bilimi, doğa bilimleri ve özellikle matematik gibi konu ya da alanlar Bilim ve Sanat’ta yer bulup, popülerleştirilerek daha geniş okur tabanlarının oluşturulmasına katkıda bulunulmuştur.

Bilim ve Sanat Dergisini yayımlayanların Türkiye İşçi Partisi’ne “yandaş devşirme” ya da tikel, belirli bir siyasal oluşum etrafında örgütleme gibi bir hedefi olmamıştır. İşlevini hitap ettiği kesimleri bilgilendirmek, anti-faşist, anti-emperyalist ve barış yanlısı, anti-militarist bir konum için duyarlı kılmak ve bu doğrultuda birlikte çalışılması yönünde bir anlayışın dile getirilmesiyle sınırlamıştır.”

Raşit Kaya, Bilim ve Sanat Benim İçin Bir Okul Oldu, Toplum ve Hekim Dergisi, Cilt 28, Sayı 5, Eylül-Ekim 2013, s. 351-352.[344]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/5
Kıbrıs Meselesinde Niçin Amerika da Sovyetler de Bizi Desteklemiyor?


“Kıbrıs meselesi çetrefili bir meseledir. Başlıca iki yönü̈ vardır. Bir yönden bakıldığı zaman anti-emperyalist millî bir kurtuluş̧ hareketiymiş̧ gibi görünür ve üçüncü̈ dünya devletleri, Arap ülkeleri meseleyi bu yönü̈ ile gördükleri içindir ki bizden ziyade Makaryos’u destekliyorlar. Oysa meselenin bir ikinci yüzü̈ var; biz onu işleyebiliriz ve tarafsız ülkelere, dünya kamuoyuna meselenin bu yönünü̈ iyice anlatabilsek yalnızlıktan kurtuluruz. Ama bunu yapabilmek için önce kendi tutumumuzu açıklığa kavuşturmamız, tereddütsüz ve zikzaksız kesin vaziyet almamız gerekir.

Bilindiği gibi, İngilizler Kıbrıs adasına el attıkları ilk yıllardan bu yana oranın Rum halkı İngiliz idaresine karşı mücadeleye girmiştir. 1950’lerin ortalarına kadar bu mücadele zaman zaman alevlenip yatışarak sürmüştür. Gerek Ada’daki Türk topluluğu, gerekse zamanın Türk hükûmetleri bu mücadele ile ilgilenmemişlerdir. Hele Lozan anlaşması ile Ada İngilizlere bırakılıp Türkiye bu kara parçası üzerindeki haklarından feragat edince Kıbrıs, Türk dış̧ politikasında bir yer almaktan çıkmıştır. 1950’lerin ortasına kadar bu ilgisizlik devam etmiştir. O sıralarda Rumların yürüttüğü mücadele ağır basmaya başlayınca ve hele Süveyş̧ macerasından sonra Orta Doğuda İngiliz çıkarlarının korunması bakımından Ada’nın önemi daha da artınca, İngilizler Rumlara karşı kendilerine bir destek aramışlar ve Türkiye’yi de meseleye taraf olmaya çağırmışlardır. Kıbrıs meselesine İngilizlerin aracılığı ile karışmamız en talihsiz ve isabetsiz bir adım olmuştur. Esasen bütün dış̧ politikamız Anglo-saksonlara göre ayarlanmış̧ bulunduğundan bu anti-emperyalist, millî kurtuluş̧ savaşı veren öbür memleketlere karşı da sırt çevirmiş̧, hiç̧ değilse ilgisiz bir tavır takınmış̧ olduğumuzdan, gerek üçüncü̈ dünya devletleri, gerekse dünya kamuoyu, Türkiye’nin o günden bugüne dek yaptığı müdahaleleri Kıbrıs’taki Türk topluluğunun varlığını korumak için haklı birer müdahale olarak görmemiş̧, tersine, Anglo-Sakson emperyalizminden yana ve onun aleti olan davranışlar olarak yorumlamıştır. Ve Anglo-Saksonların dümen suyundan hâlâ ayrılamadığımız, Millî Kurtuluş̧ Savaşı Türkiye’sinin bağımsız, anti-emperyalist politikasına hâlâ ̂ dönemediğimiz için maalesef bugün de öyle yorumlamaktadırlar. Bunun içindir ki üçüncü̈ dünya devletleri bizi değil, Makaryos’u tutuyorlar ve Mısır, Kıbrıs’a ağır silahlar gönderiyor.

Oysa Kıbrıslı Rumların İngilizlere karşı yürütmüş oldukları mücadelenin de kendi içinde bir çelişkisi vardır. Bu mücadelenin bir amacı Adadan İngilizleri uzaklaştırmak idiyse, diğer bir amacı da Yunanistan ile birleşmekti. Üçüncü dünya memleketleri ve genellikle dünya kamuoyu, dışarıda kalmış bir topluluğun anavatanıyla birleşmesi anlamında yorumladığı Enosis'i de hoş görür durumdadır. Oysa Enosis, bugünkü şartlar altında, doğrudan doğruya Anglo-Sakson emperyalizminin işine yarayan bir şeydir. Yunanistan'ın kendine göre gelişmiş kapitalizmi ta 19. yüzyıldan beri İngiliz emperyalizmi ile sıkı bağlar kurmuş ve onun Doğu Akdenizde mümessili ve aleti haline gelmiştir. Yunanlıların Anadoluyu istila teşebbüsü bunun sonucuydu ve şimdi de Enosis'in Anglo-Sakson emperyalizmi için anlamı budur. İngilizler Ada'ya nihayet bağımsızlığı tanımak zorunda kalmışlar, ama üslerini kurtarmayı da başarmışlardır. Şimdi Enosis, bu üslerin devamını garantiye almış olacaktır. Amerika da gerek Orta Doğu'daki çıkarları, gerekse genel politik ve askeri stratejisi bakımından Kıbrıs'ın bağımsız olmaktansa Yunanistan’la birleşmesini tercih etmektedir. Hele silahlardan ve üslerden arınmış, tarafsız bir statüye kavuşturulmuş tam bağımsız bir Kıbrıs Amerikanın hiç işine gelmemektedir.

Enosis'in Anglo-Sakson emperyalizmi bakımından taşıdığı bu anlamı dünya kamuoyuna anlatabilirsek, Yunanistan’la birleşmiş bir Kıbrıs'ın, emperyalizmin daha güçlü bir üssü haline geleceğine üçüncü dünya devletlerini inandırabilirsek, ancak o zaman onları bizden yana çekebiliriz. Ama bunun için de biz kendimiz dış politikada bağımsız, anti-emperyalist, milli kurtuluş savaşı veren ülkelerden yana bir yöne doğrulmalıyız.

Sovyetlerin bizi tam desteklememelerinin kökünde de aynı sebepler yatmaktadır. Sovyetler Enosis'in Anglo-Sakson emperyalizmi ile olan ilişkisinin farkındadırlar. Onun için Enosis'e karşıdırlar, Kıbrıs'ın bağımsızlığından yanadırlar. Ama onlar da bizim Kıbrıs politikamızın sadece Türk topluluğunun varlığını ve haklarını savunmak amacı güttüğüne inanmıyorlar ve biz Kıbrıs meselesinin çözümünü hâlâ, Enosis'den yana olduklarını artık şüpheye yer bırakmayacak şekilde belli etmiş olan Anglo-Saksonlardan beklediğimiz, dış politikada Amerikadan bağımsız davranabildiğimizi göstermediğimiz sürece de inanmayacaklardır. Kaldı ki, Amerika Türkiye’deki askeri tesislerini Türk makamlarının kontrolü dışında, her an harekete hazır vaziyette sürdürüp gider ve hedefin de Sovyetler Birliği olduğu herkesçe bilinirken, Sovyetlerin her hangi bir meselede Türkiye’yi yüzde yüz desteklemesini beklemek safdillik olur. Kıbrıs'ın bağımsızlığı, Enosis'e karşı olma konusunda Sovyetlerle mutabıkız. Federatif bir devlet tezi üzerinde de yakınız. Ama Kıbrıs adasındaki İngiliz üsleri? Amerikanın bu Ada ile ilgili hesapları? Meselenin can alıcı noktası işte burada. Biz Kıbrıs'ın Anglo-Saksonların Orta Doğudaki çıkarları için bir sıçrama tahtası olarak kullanılmasına karşı vaziyet almadıkça ne üçüncü dünya devletleri, özellikle Arap ülkeleri, ne de Sovyetler bizi Kıbrıs meselesinde tam desteklemezler.

Asıl önemli olan nokta da şudur: Türkiye İşçi Partisi'nin teklif ettiği gibi bağımsız, silahlardan arınmış, tarafsız bir statüye kavuşturulmuş ve bu durumu milletlerarası antlaşmalarla garanti edilmiş bir Kıbrıs tezi gerek Ada'daki Türk topluluğunun, gerekse Türkiye'nin milli menfaatlerine en uygun tezdir. Böyle bir tezin savunulması hem milli menfaatlerimize en uygun bir davranış olacak, hem de bizi bu konuda yalnızlıktan kurtaracaktır.

Ne geçmişteki hükümetler, ne de bugünkü hükümet bu teze hiç yanaşmadı. Seçimlerden sonra Türk halkoyu Kıbrıs konusunda kötü bir sürprizle karşı karşıya kalabilir. Amerika, gözdesi Adalet Partisini zor durumda bırakmamak için Kıbrıs meselesini seçimlerden sonraya kadar sallantıda bırakabilir. Bu arada, Türkiye'nin prestijini sözde kurtaran küçük bir tavizi yem olarak kullanıp Enosis oltasını Türkiye'ye yutturmak için hazırlıklar yapıldığının işaretleri de belirmektedir. İngiltere'nin ağırbaşlı dergisi "The Economist"de yayınlanıp bizim basına aktarılan şu satırlar üzerinde önemle durmak gerek: "Bu arada Ankara' da Enosis konusunda daha elastiki görüşlerin kuvvet kazanmaya başladığı ve Acheson planı dairesinde gerçekleşecek bir Enosis'e karşı Türklerin daha az tepki göstermekte oldukları gözden kaçmamaktadır." Hatırlardadır ki, bir önceki hükümet Acheson planını zaten benimsemiş, Acheson planı uzun süre gazete manşetlerinde yer almıştı. Oysa İngiliz dergisinin de belirttiği gibi bu plan maskelenmiş bir Enosis'den başka bir şey değildir. Acheson planını Türkiye kabul ederse, hem Kıbrıs davasının milli menfaatlerimize aykırı bir çözüme bağlanmasına boyun eğmiş olacak, hem iktidar çevrelerinin Kıbrıs politikasındaki samimiyetsizlikleri gün gibi açığa çıkacak, hem de dünya kamuoyu Türkiye'yi yine Anglo-Saksonların dümen suyunda giden, bağımsız bir dış politikadan yoksun, uzun süre milli bir dava olarak savunmuş olduğu bir meselede bile samimiyetten uzak bir memleket olarak görecek, Türkiye'nin milletlerarası itibarı büsbütün zedelenecektir.”

Dönüşüm, Sayı 5, Haziran 1965.
Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 1, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 575-578.
http://behiceboran.net/_aa/yazilar_pdf/0575.pdf
[345]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/6
Kıbrıs Sorunu ve Türkiye işçi Partisi’ne Yönelik Girişimler


“Bilindiği gibi, 1963 sonlarından itibaren Kıbrıs’ta tatsız olaylar olmaya başlamıştı. Türkler ve Türk köyleri Rumlar tarafından saldırıya uğramış, bunun üzerine Türkiye’nin Adaya müdahale etmesi söz konusu olmuştu.

(…)

İşte bu koşullar altında 10 Mayıs 1964 tarihinde Bursa’da yapılan GYK toplantısında M. Ali Aybar, Kıbrıs sorununa da değinen bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmanın bir bölümü, 11 Mayıs 1964 günlü Milliyet Gazetesi’nde Aybar’ın ‘sınırlarımızın dışında bir davamız olmamalıdır’ ve ‘Adadaki nüfusun beşte birini teşkil eden Türklerin ise işin başından beri Anayurda bağlanmaları diye bir ülküleri yoktur’ dediği biçimde yansıtılmıştır. Bu habere önce Kıbrıs Türk Yüksek Tahsil Gençliği tepki göstermiş ve Aybar’ı protesto eden bir bildiri yayınlamıştır. Bu bildiriye dayanarak gerici basın da TİP’e karşı şiddetli bir saldırıya geçmiştir. Buna karşı Parti konuşmanın tahrif edildiğini belirten bir bildiri yayınlamışsa da, bu bir grup sağcı gencin Partinin genel merkezini tahribe yeltenmelerini engelleyememiştir. Aynı sıralarda Aybar’ın Ankara’ya sokulmayacağına dair söylentiler de çıkmıştır.

Parti ile ilgili bütün bu olumsuz gelişmeler bazı partilileri de etkilemiş ve bunlardan Esat Çağa – ki Partinin iki senatöründen biriydi – Parti aleyhine bir de broşür yayınlayarak istifa etmişti. Bunun üzerine Parti merkezi olayın daha da yayılmasını önlemek için 30 Mayıs 1964’te İstanbul’da il başkanlarını bir toplantıya çağırmıştır. Aybar bu toplantıda Bursa konuşmasını etrafıyla anlatmış ve il başkanlarının tam desteğini sağlayarak, bir çeşit güven tazelemiştir. (Konya senatörü olan Esat Çağa Kasım 1963’te Parti’ye girmiş ve 19 Mayıs 1964’te yani 7 ay kadar sonra, Kıbrıs konuşması gerekçesiyle partiden ayrılmıştır.)

Haziran başlarında meşhur Johnson mektubu olayı patlak vermiş ve Başbakan İnönü, TİP hariç diğer parti başkanlarını Çankaya’da Kıbrıs’la ilgili bir toplantıya çağırmıştır. TİP’i siyasal yaşamın dışında görmek anlamına gelen bu hareketi Parti hemen 11.6.1964 günlü bir telgrafla protesto etmiştir.

(…)

Kıbrıs konusu ile ilgili olarak yapılan saldırılara ve çıkarılan söylentilere Partinin duyarlıkla karşı çıkmasının nedeni, Partinin o zamanlar henüz kendisini kamuoyuna ulusal bir parti olarak kabul ettirme savaşımı içinde olmasıdır. Başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de halkı sosyalist partilerden uzak tutmak için başvurulan temel yöntem, bu partilerin Moskova’dan emir aldıklarını, ulusal olmadıklarını ve ulusal çıkarları düşünmediklerini yaymaktır. Bu bakımdan Kıbrıs sorunu burjuvazi için TİP’i ulusal davalara kayıtsızmış gibi göstermek için iyi bir fırsattı. Ne var ki, Parti sorunun Parti zararına kullanılmasına karşı süratle tepki göstermiş ve oynanmak istenen oyunu bozmuştur. Yoksa Aybar’ın Bursa konuşmasının tahrif edilmiş denilen biçimi bile, dikkatle bakılırsa, öyle ulusal çıkarlarımıza aykırı bir görüşü ifade etmiyordu.”

Sadun Aren, TİP Olayı 1961-1971, Cem Yayınevi, 1993, s. 97-98.[346]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/7
Behice Boran’ın 8 Aralık 1967’de Milliyet Gazetesi’ndeki Yazısından:
Kıbrıs Şimdi Ne Olacak?


”Yunanistan -rejimi ister çok partili demokrasi olsun, ister cunta olsun- daima Enosis peşindedir. Makarios’un da, son amacı Enosis’tir. Ama bugünkü durumda Makarios, dünya kamuoyu karşısında ve Birleşmiş̧ Milletlerde Kıbrıs’ın bağımsızlığını savunmaktadır ve savunacaktır. Bağımsız bir devlet olma niteliğini öne sürerek Londra ve Zürich andlaşmalarına, Türkiye’nin müdahale hakkına ve Kıbrıs’ta Türk askeri birliğinin bulunmasına karşı çıkmaktadır. Birleşmiş̧ Milletler’e arkasını dayayarak ve o teşkilat kanalıyla adı geçen andlaşmaları hükümsüz ilan veya o anlama gelen kararlar çıkartmak çabasındadır. Aralık 1965 de Birleşmiş̧ Milletler ’den çıkarmayı becerdiği kararla bu yönde ilk başarı adımını da atmış̧ bulunmaktadır.

Makarios’un Oyunu

Makarios’un düşündüğü ve Enosis’e gidecek yolun ilk merhalesi olarak gerçekleştirmeye çalıştığı ‘Bağımsız Kıbrıs’, Türkiye’nin benimseyeceği ve savunacağı bağımsız Kıbrıs tezi değildir. Çünkü Makarios’un amacı adı geçen andlaşmaların hükümsüz olduğunu kabul ettirmek, böylece Türkiye’nin müdahale hakkını ortadan kaldırmak, Türk askeri birliğinin adadan geri alınmasını sağlamak, sonra da kendi işine geldiği zaman bağımsız devlet olarak bir plebisitle Adanın Yunanistan’a ilhakını gerçekleştirmektir. Kabul etmek gerekir ki bugün dünyada ve Birleşmiş̧ Milletler ’de Makarios’un isteklerine müsait bir ortam vardır. Türkiye, Kıbrıs’ın bağımsızlığını savunmakta esasen çok zaman kaybetmiş̧ bulunmaktadır; daha da gecikmeden derhal yukarıda belirttiğimiz şartlara cevap veren bir bağımsız Kıbrıs devleti tayini açık ve seçik şekilde ortaya koyup bunu azimle, kuvvetle savunmalı. Kıbrıs’ın bağımsızlığını savunma konusu Makarios’un elinden alınmalıdır.

Türkiye’nin Bugün Yapması Gerekenler Şunlardır:

1. Hareket noktası olarak, Londra ve Zürich andlaşmalarının hukuken yürürlükte olduğu hususunda karar ve bunu bütün ilgililere ve üçüncü taraf devletlere kabul ettirmektir. Andlaşmaların tek taraflı olarak ortadan kaldırılamayacağı bir devletler hukuku kuralıdır. Birleşmiş̧ Milletler Teşkilatı da bu andlaşmaları hükümsüz ilan etmek veya hükümsüzmüş̧ gibi karar almak yetkisine sahip değildir. Kaldı ki bu andlaşmalar Birleşmiş̧ Milletler nezdinde resmen tescil edilmiş̧ bulunmaktadır.

2. Andlaşmalar, büyük bir kısmıyla fiilen uygulanır olmaktan çıkmış̧, bu andlaşmaların doğurduğu iki cemaat esasına dayanan devlet düzeni çökmüş̧ olduğundan, durumun yeniden gözden geçirilmesi ve müştereken yeni bir anlaşmaya varılması için ilgili taraflar müzakere masasına çağırılmalıdır. İlgili taraflar, Kıbrıslı Türk ve Rum Cemaatleriyle Türkiye ve Yunanistan’dır; bir de Birleşmiş̧ Milletler temsilcisi müzakerelere katılabilir. İngiliz üsleri meselesi daha sonra, yukarıda sözünü ettiğimiz taraflar bir anlaşmaya vardıktan sonra İngilizlerle ele alınabilir.

Burada sırası gelmişken şuna da işaret edelim ki Kıbrıs Rum Hükümeti, Bağımsız Kıbrıs devletini temsil etmek yetkisini kaybetmiştir, çünkü bu devlete vücut veren andlaşmaları tek taraflı olarak reddetmiştir; bu andlaşmalar ve Kıbrıs Anayasası’na dayanan iki cemaat esası üzerinden meydana getirilmiş̧ Kıbrıs devlet mekanizması ortadan kalkmıştır. Makarios hükümeti olsa olsa, ancak Rum cemaatini temsilen müzakerelere katılabilir. Bağımsız Kıbrıs devletini değil.

3. İlgili taraflar arasındaki müzakereler sonuçlanıp bir anlaşmaya varılıncaya kadar adı geçen anlaşmalar hukuken yürürlükte olacağından, Türk Askeri Birliği Kıbrıs’ta kalmalı ve bu sırada Türk Askeri Birliğine veya Türk cemaatine yapılacak saldırıların Türkiye’nin askeri müdahalesine yol açacağı ve böyle bir saldırının Yunanistan ile bir savaş̧ sebebi sayılacağı peşinen ve kesinlikle ilân edilmelidir; bu kararımızı gerektiğinde uygulayabilmek için de bütün askeri tedbirler alınmalı, hazırlıklar tamamlanmalıdır.

4. Savunulacak Türk tezi milletlerarası garanti altında bağımsız, tarafsız, üs ve silah ve askerlerden arınmış̧ federatif bir Kıbrıs devleti olmalıdır.

Böyle bir çözüm seklinde Kıbrıs, herhangi bir yabancı devletin elinde Türkiye’nin ve bütün Doğu Akdeniz bölgesinin güvenliği ve barışını, dolayısıyla dünya barışını tehdit eden bir araç olmaktan çıkacaktır.

Türkiye’nin güvenliği ile birlikte Türk cemaatinin de güvenliği sağlanacak, Türk cemaati federatif düzende kendi hak ve çıkarlarını gözetmek, kendi işini yönetmek imkânına kavuşacaktır.”

Milliyet Gazetesi, 8 Aralık 1967.
Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 1, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 654-657.
http://behiceboran.net/_aa/yazilar_pdf/0654.pdf
[347]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/8
TİP Genel Başkanı M. Ali Aybar’ın İstanbul İl kongresinde 28 Kasım 1965 Tarihinde Yaptığı Konuşmanın Kıbrıs’a İlişkin Bölümünün Özeti: ”Orta Doğu’da Barışın Sağlanmasına Hizmet Edecek Bir Kıbrıs Tezi”


”Aybar, Türkiye İşçi Partisi’nin Kıbrıs buhranı patladığı ilk günden beri bu milli davanın üzerinde hassasiyetle durduğunu söylemiş ve Partinin en makul çözüm şeklini getirdiğini ileri sürmüştür:

‘Bloklar dışı 24 devlet adına Birleşmiş Milletler Assamblesi’ne sunulan karar tasarısı Kıbrıs davasının tehlikeli bir safhaya geldiğini açıkça göstermektedir. Emperyalizme karşı cephe almış bloklar dışı devletlere, Yunanistan’ın ve Makarios’un oynadıkları rol anlatılamamıştır. Gerçekten geçen yıl Kahire’de toplanan ‘Üçüncü Dünya’ devletleri konferansında, Makarios Kıbrıs Rumlarının mücadelesini anti-emperyalist bir hareket olarak göstermeye çalışmış ve 24 devletin ortak tasarısından anlaşıldığı gibi, maalesef bunda da bir başarı sağlamıştır. Oysa bloklar dışı olan devletlere Anglo-Amerikan emperyalizmi ile işbirliği eden Yunanistan’ın ilhakçı bir politika güttüğü ve Makarios’un da aynı emellere hizmet ettiğini anlatmak hiç de zor değildir. Hükümet kesif bir diplomatik taarruzla doğruları dünya kamuoyuna duyurmak imkânlarını tamamen yitirmemiştir. Kıbrıs’ın bütün yabancı üslerden temizlenmesi, tarafsızlaştırılması ve milletlerarası garanti altında bağımsız bir federal devlet haline getirilmesi tezi ile ortaya çıktığımız takdirde bloklar dışı devletlerin bu tezi destekleyeceğinden şüphe edilmemelidir. Hatta böyle bir tezin Orta Doğuda barışın sağlanmasına hizmet edeceği için öteki devletler tarafından desteklenmesi kuvvetli bir ihtimaldir.’”

Mehmet Ali Aybar, Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm, Seçmeler 1945-1967, Gerçek Yayınevi, Şubat 1968, s. 448-449.[348]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/9
Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı M. Ali Aybar’ın 27 Aralık 1965 Tarihinde TBMM’de Kıbrıs Tezini Anlatan Konuşmasından:


“Peki, Kıbrıs için Türkiye’nin tezi ne olmalıdır? Sayın Suad Hayri Ürgüplü’nün açıkladığına göre Türkiye şimdiye kadar Kıbrıs’ta ne istediğini açık olarak ortaya koymamıştır. Gerçekten de Kıbrıs hakkında ileri sürülen ve boyuna değiştirilen tezler göz önünde tutulursa Türkiye’nin oturmuş bir görüşü olmadığı anlaşılır. Bundan böyle Türkiye’nin değişmez ve Türkiye milli menfaatlerine yüzde yüz uygun bir tezle ortaya çıkması, aynı zamanda da bu tezin insanlık dünyası tarafından benimsenmesi, özellikle üçüncü dünya devletleri tarafından benimsenmesi şarttır. Aksi halde milli menfaatlerimize uygun da olsa, dünyaya kabul ettiremeyecek olursak o tez hiçbir netice istihsaline yarayamaz. İleri süreceğimiz tez, hem milli menfaatlerimize yüzde yüz hizmet eden bir mahiyet taşımalı hem de bilhassa 3. Dünya devletlerince sempati ile karşılanmalıdır. Böyle bir tez nasıl olmalıdır? Bizim kanaatimiz şudur: Kıbrıs, askeri üslerden temizlenmeli, milletlerarası garanti altında tarafsızlaştırılmalı ve her iki cemaatin eşit haklarına dayanan federatif, bağımsız bir ülke haline konulmalıdır. Bu tezi müzakere etmek için de Türkiye, Yunanistan’ı ve Kıbrıslı Rum ve Türk cemaatlerini, bir de Birleşmiş Milletler temsilcisini bir yuvarlak masa konferansına çağırmalıdır. Bu tezimizi önce bütün dünya milletlerine ve bilhassa üçüncü dünya devletlerine anlattıktan sonra ve Kıbrıs’taki askeri kuvvetlerimizi ve Silahlı Kuvvetlerimizi orada muhafaza edeceğimiz ve buna yapılacak silahlı saldırının bir harp sebebi, bir ‘casus belli’ olacağını hiçbir şüpheye ve tereddüte mahal olmayacak şekilde kesinlikle ifade etmemiz halinde Kıbrıs davasının Türkiye menfaatlerine uygun bir çözüme kavuşacağı kanaatindeyiz.”

Mehmet Ali Aybar, Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm, Seçmeler 1945-1967, Gerçek Yayınevi, Şubat 1968, s. 457-458.
https://www5.tbmm.gov.tr/.../MM__/d02/c002/mm__02002028.pdf Sayfa 27-34.
[349]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/10
Türkiye İşçi Partisi Urfa Milletvekili Behice Boran’ın 19 Şubat 1966 tarihinde Dışişleri Bakanlığı Bütçesi Üzerine Yapmış Olduğu Konuşmalarda Kıbrıs Sorunu:


“Son zamanlarda özellikle Kıbrıs politikamızda uğradığımız başarısızlıktan sonra, dış̧ politikada değişiklik zorunluluğu üzerinde uzun uzun tartışmalar olmaktadır. Sayın Dışişleri Bakanı’nın, Kıbrıs görüşmeleri sırasında ileri sürdüğü görüşlerden ve Bütçe Komisyonu’nda yapılan tartışmalardan ve düzenlenen rapordan anlıyoruz ki, hükümet bu görüşte değildir. Ana yönde ve esas itibariyle politikada bir değişikliğe gerek yoktur, ancak uygulamada bazı hatalar olmuş̧ olabilir. O hataların düzeltilmesi gerekir düşüncesindedir. TİP’in görüşü şudur ki, şöyle mi bir değişiklik, böyle mi bir değişiklik yapılması iddiasından önce, gerçeklere ve durumlara doğru bir tanı koymak gerekir. Atatürk’ün ölümünden sonra ve özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye dış̧ politikası hem Türkiye’nin gerçeklerine, hem Türkiye’nin dünya içindeki durumuna, hem Türkiye’nin ilişkide bulunduğu devletlerin dış̧ politikasının hangi esaslara dayandığı konularına doğru tanı koyamamak durumuna gelmiştir. Yanlış̧ tanılar da koymuştur ve bunun için de dış̧ politikamız özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana gittikçe bir başarısızlığa doğru yönelmiş̧ ve bu başarısızlık tam açıklığıyla Kıbrıs konusunda ortaya çıkmıştır.

Türk dış̧ politikasının başarısızlığının temelinde bir çelişki yatmaktadır. İktidarlar kendilerini herhangi bir politikayı izlemekte özgür sanabilirler. Oysa bu serbestlik çok kısa vadelidir. Eğer iç veya dış̧ politika gerçek toplumsal koşullara ve dünya koşullarına uygun değilse çok geçmeden iktidar, başını gerçeklerin sert duvarına çarpar. Nitekim Kıbrıs konusunda böyle başımızı duvara çarptık. Onun için önce Türkiye ne biçim bir ülkedir, dünyadaki durumu nedir ve buna göre bu koşulların ışığında nasıl bir politikayı başarıyla yürütebilir? Bu sorunun yanıtını vermek gerekir.

(…)

Sayın Dışişleri Bakanı’ndan bazı sorularımız var, onları belirterek, yani bir dakikalık konuşma ile sözümü bitireceğim. İlk soru, Kıbrıs hakkında ne gibi önlemler düşünülüyor? Kıbrıs için hâlâ donmuş̧ bir politika içinde görülüyoruz. Kıbrıs görüşmeleri sırasında Sayın Çağlayangil, sorulan bir formül üzerine aynen şöyle dedi: ‘Formülümü davul zurnayla mı açıklayacağım?’ Oysa diyoruz ki, ‘Diğer ülkeleri kendi görüşümüze kazanmamız lazım, propaganda yapmamız lazım, propagandamız etkili değil’, diyoruz. Formülümüzü davul zurnayla ilan etmeyeceğiz, kendimize saklayacağız dersek, sır olarak tutarsak neyin propagandasını yapacağız başkalarına, nasıl onları kendi görüşümüze elde edeceğiz? Görüşmelere oturalım diyoruz. Görüşmelere oturmayı Kıbrıs Hükümeti ve Yunan Hükümeti kabul ettiği takdirde nasıl bir tez ileri süreceğiz, belli değil. Kıbrıs konusunda Birleşmiş̧ Milletler’e sürdüğümüz kararlarda yalnızca Anayasa’nın ve anlaşmaların yürürlükte olduğunu yinelemek durumundayız.”

(İkinci konuşmadan)

“Kıbrıs sorununa gelince; Kıbrıs konusunda bir hayli konuşulmakla beraber, Sayın Dışişleri Bakanı yine bu konuda açık bir şey söylemiş̧ değillerdir. Cümlesi aynen şöyledir: ‘Birleşmiş̧ Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Rozz Benet’ye Türkiye’nin Kıbrıs’a barışçı yoldan bir çözüm şekli bulmak istediğini belirttik’ diyor. Ama bütün mesele, nedir bu barışçı yoldan çözüm şekli? Diyorlar ki, ‘Aldığımız önlemleri açıklayamayız.’ Biz aslında alınan önlemlerin açıklanmasını istemiyoruz ki. Diyoruz ki, barışçı yoldan çözüm şekline taraftarmışız. Bu ne demektir? Beraberce bir masaya oturup konuşacağız. Konuştuğumuz zaman Türkiye hangi tezi savunacaktır, bunu soruyoruz. Askeri önlemleri filan sormuyoruz, onlar elbette ki açıklanamaz. Diyoruz ki nedir bu barışçı yoldan bulunan çözüm şekli? Bunu açıklayınız, bunu açıklamak zorundasınız. Yalnızca demokrasi bakımından, kamuoyunu aydınlatmak bakımından değil, ama bu barışçı çözüm yolunu, biz eğer tekrar Birleşmiş̧ Milletler’e gelirse başka devletlere de kabul ettirmek zorundayız, bunun propagandasını yapacağız. Bu barışçı çözüm yolunun ne olduğunu bilmiyorsak, bunun propagandasını nasıl yapabiliriz? Bunun sır olan bir tarafı yok. Ve yine bir soru sorduk, yani dedik, Birleşmiş̧ Milletler kararında Anayasa’nın tekrar uygulanması tezi savunuluyor. Yine bu mudur barışçı çözüm şekli? Yoksa müzakereye oturduğumuz zaman, antlaşmaların yürürlükte olduğu ve müdahale hakkımızın saklı olduğu gerçeğine dayanarak eski Anayasa’nın canlandırılması yerine yeni bir öneri getirecek miyiz? Bunu soruyoruz. Bunda açıklanmayacak, sır olacak bir şey yok. Buna hâlâ yanıt vermiyorlar. Diyorlar ki ‘Kıbrıs politikası Birleşmiş̧ Milletler kararından sonra statik bir devreye girdi.’ Neden statik devreye girdi? Çünkü Türkiye aktif değil de onun için, kendiliğinden değil.”

Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem 2, 50. Birleşim, 19 Şubat 1966 Cumartesi.
https://www5.tbmm.gov.tr/.../MM__/d02/c003/mm__02003050.pdf Sayfa 571(19)-579(27).
Turhan Salman, TİP (Türkiye İşçi Partisi) Parlamentoda 1963-1966, Cilt 1, TÜSTAV Yayınları, 2004, s. 313-323.
Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 2, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 928-935.
http://behiceboran.net/_aa/yazilar_pdf/0928.pdf
[350]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/11
Türkiye İşçi Partisi Urfa Milletvekili Behice Boran’ın 5 Ocak 1967 Günü TBMM’de Yapmış Olduğu Konuşmanın Kıbrıs’la İlgili Bölümünden:


”Türkiye’nin güvenliği bakımından elbette ki Kıbrıs adasının stratejik önemi büyüktür. Bunun için gönül arzu eder ki, Kıbrıs, imparatorluk zamanında olduğu gibi, Türkiye’nin kontrolü altında, Türkiye’nin elinde olsun. Ama biliyorsunuz ki, bugün bu söz konusu değil, görüşmesi dahi yapılamıyor, münakaşa dahi edilemiyor. O zaman, biz Türkiye’nin çıkarlarını düşünerek sorunu şöyle koyacağız: Madem ki Türkiye’nin elinde olamıyor, öyle ise Türkiye’yi askeri kontrol altında tutabilecek olan stratejik önemli bu adada hiçbir yabancı devletin eli olmamalı, hiçbir yabancı devlet Kıbrıs’ta üslenerek Türkiye’yi veya Ortadoğu’daki diğer genç milliyetçi ülkeleri askeri etkileri ve kontrolleri altında tutamamalıdır. Ulusal çıkar da, mantık da bunu gerektirir. Bu bakımdan, gerek Türkiye’nin çıkarı, gerekse Türk toplumunun çıkarı, Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet olmasıdır. Deniyor ki, bağımsız devlet olursa orada sol partiler kuvvetli ve Makarios da sola eğilimli, Kıbrıs bir ikinci Küba haline gelir. TİP’in ta 1964’ten beri ileri sürdüğü bir tez var; Kıbrıs bağımsız olmalıdır derken koşulsuz bir bağımsızlık ileri sürmüyoruz. Kıbrıs uluslararası garanti altında, silahlardan, üslerden temizlenmiş̧, askersizleştirilmiş̧, tarafsızlaştırılmış̧, federatif, bağımsız bir Kıbrıs Devleti. Böyle bir bağımsızlık tezi baştan beri ısrarla, tutarlı şekilde savunulmuş olsaydı, böyle bir bağımsız Kıbrıs Devletini hem üçüncü dünya devletleri hiç itiraz kaydı koymadan desteklerdi, bu bakımdan onların oyunu peşinen kazanmış olurduk, hem de Sovyet Rusya ve diğer Doğu Bloğu ülkeleri desteklerdi. Hatta Batı da -Amerika ve İngiltere hariç- diğer Batılı ülkeler desteklerlerdi. Nihayet bu kadar ülkenin desteklediği ve mantığa, hukuka, adalete uygun bir tezi Amerika ve İngiltere de son değerlendirmede hiç değilse karşı tarafın, Doğu Bloğunun da askeri, silahı, üssü bulunmayacak düşüncesiyle kabul etmeye yanaşabilirdi. Hem böyle bir Kıbrıs tezi, Kıbrıs’ta iki toplumun hır gür etmeden, huzur içinde yaşamalarını da sağlayacak bir tez idi. Çünkü hep bildiğiniz gibi, federatif ülkelerde, federasyonu oluşturan toplumlar arasında iyi ilişkilerin kurulması ve onların bir arada bir devleti yürütmesi daima bir sorun çıkarır. Hele Kıbrıs’taki gibi Türk ve Rum toplumları birbirlerine silahla karşı gelecek, dövüşecek derecede hasım bir duruma gelmişse, böyle toplumların bir federatif devlet içinde bir arada devleti idare etmeleri daha zor olur. Ama devletin idaresinde, bu durumda en çok zorluk çıkaracak hangi konulardır? Askeri politika ve dış̧ politika. Oysa tarafsızlaştırınca, askerden, üslerden, silahlardan arınınca ve uluslararası garanti altında olunca bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve tarafsızlığı, o zaman iki toplum ancak içişlerinde bir arada yaşayacak, asıl anlaşmazlık noktaları da ortadan kalkmış̧ olacaktı. Fakat hükümetlerimiz bir türlü Amerika’nın telkinleri altında bir politika izlemekten kurtulamadıklarından, daima NATO’dan, Amerika’dan medet umdukları için ve Amerika ile İngiltere’nin de, biraz önce açıkladığım gibi, çok yaşamsal çıkarları gereği Enosis’ten yana oldukları ve olacaklarını anlamadıkları için Kıbrıs politikası bir çıkmaza sokulmuştur.

Bir sorun daha var; bir an için kabul edelim ki, bu ikili görüşmeler devam etti de, Yunanistan ile Türkiye anlaştı, bir konu üzerinde. Nasıl kabul ettirecektik acaba, üzerinde görüş̧ birliğine varılan sonucu Birleşmiş Milletler’e ve diğer dünya devletlerine? Kıbrıs sömürge halinde bir ülke değil ki, üzerinde onunla ilgili diğer egemen devletler anlaşarak bir çözüm yolu bulunsun. Bağımsız ve egemen bir devlet olarak var olan bu niteliğiyle Birleşmiş Milletler’de yer almış̧, nasıl olur da egemen ve bağımsız bir devletin geleceği hakkında diğer iki devlet ondan habersiz gizli görüşmeler yapar ve sorunu kendi aralarında çözüme bağlamaya çalışır? Bunu kabul ettirmenin olanağını ben göremiyorum. Oysa anlattığım anlamda bir bağımsız Kıbrıs tezi Birleşmiş Milletler’de de savunulur, üçüncü dünya devletlerine de kabul ettirilir, Doğu Bloğuna da kabul ettirilir ve Batı Bloğundan birçok ülkelere de kabul ettirilebilir, tutarlı, akılcı, adil bir tezdir. Hem Türkiye’nin ulusal çıkarlarına uygundur, hem de [Kıbrıs] Türk toplumunun ulusal çıkarlarına uygundur.

Bu Çek silahları konusu da yine gösteriyor ki, yine böyle gerçekten kişiliği olan, bağımsız, yalnızca Türk çıkarlarına uygun bir politika izleyemediğimiz içindir ki burada da istendiği kadar etkin olamıyoruz. Makarios’un bu ikili anlaşmalara cephe alması ve yeniden Kıbrıs’ın bağımsızlığını savunmaya geçmesi bizim için yeni bir fırsat vermişti, bu anlattığım anlamda bir bağımsız Kıbrıs tezini ortaya sürmek için. Makarios’un anladığı anlamda bir bağımsızlığı biz savunmak zorunda değiliz. Demin anlattığım tanım içinde bir bağımsız Kıbrıs tezini söylemiyorum. Anlaşılıyor ki, Makarios böyle ikili anlaşmalar sonunda varılacak, Türkiye’ye küçük ödünler dahi tanıyan koşullu bir Enosis’e bile zaten taraftar değil. Zaten bundan önce çeşitli biçimlerde açıklamıştı; hem Makarios, hem de önceki ikili görüşmelere kesinlikle yanaşmamış̧ olan Papandreu Hükümeti açıklamışlardı ki, “Hiçbir koşulla görüşmeye oturamayız ve Enosis’tir ancak çözüm yolu” diye. Ondan sonra Papandreu düştü, sağcı bir hükümet geldi, ikili görüşmelere razıymış̧ gibi yapıldı ve sonunda bizim için, hiç yüz güldürücü olmayan, hiç de çıkarlarımıza uygun olmayan, böyle küçük koşullu Enosis’i de Makarios kabul etmedi ve bağımsızlık tezine tekrar döndü ve Çek silahlarını getirtti.”

Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem 2, 29. Birleşim, 5 Ocak 1967 Perşembe.
https://www5.tbmm.gov.tr/.../MM__/d02/c011/mm__02011029.pdf
Turhan Salman, TİP (Türkiye İşçi Partisi) Parlamentoda 1966-1967, Cilt 2, TÜSTAV Yayınları, 2004, s. 271-291.
Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 2, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 993-995.
http://behiceboran.net/_aa/yazilar_pdf/0990.pdf
[351]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/12
Türkiye İşçi Partisi Urfa Milletvekili Behice Boran’ın 17 Şubat 1967 Tarihinde TBMM’de Yapmış Olduğu Dışişleri Bakanlığı Bütçesine İlişkin Konuşmasından:


“Kıbrıs konusuna gelince…

Alternatifler de şöyle idi: Birincisi, Kıbrıs’ın bağımsızlığının devamı ve bu durumda Türk toplumunun, toplum olarak haklarının korunması, Kıbrıs Devletinin yönetimine katılmaları. İkinci alternatif Enosis. Üçüncü alternatif de bölüşme ve iki taraflı bağlanma. Enosis’e karşıyız deniyor. Elbette karşı olmalıyız. Demek ki, bu alternatif elimine edilmiş̧. Bağımsız Kıbrıs Devleti konusunda Hükûmetin görüşünü öğrenmek istedik, fakat bunu öğrenmek mümkün olmadı. Biz o zaman dedik ki, bir yıl kadar önce Hükûmet bağımsız ve federatif veya konfederasyona bağlı devletler biçimde bir Kıbrıs tezine eğilimli görünüyordu. Bunun belirtilerini de o konuşmamda arz etmiştim. Bunu yinelemeyeceğim; ama şimdi bundan vazgeçmiş̧ görünüyor. Ve dedik ki, gazetelerde çıkan haberlere göre Commonwealth yöntemine benzer bir biçimde Kıbrıs’a bir otonomi verilerek Yunanistan’a bağlanacakmış̧ gibi haberler çıkıyor, bundan endişe duyuyoruz, bilmiyoruz esas tezimiz nedir? Ayrıntıları değil, somut şekil değil, bağımsızlık mı, iki taraflı bağlanma ve bölüşüm mü, iddia edildiği gibi koşullu bir Enosis mi? Kendileri buna acık bir yanıt verecekleri yerde, daima sık sık yaptıkları gibi bir kaçamak yoluna gitmek ve bizi suçlamakla konuyu geçiştirmek yolunu seçtiler.

‘İki taraflı bağlanma ve bölüşümden Türkiye İşçi Partisi neden endişe duyuyor?’ dediler. Biz bundan endişe duymuyoruz. Tutanaklar şimdi basıldı, elinizdedir. Böyle bir endişeyi ifade eden tek bir cümle, tek bir kelime yok. Biz daha da ilerisine giderek dedik ki, Kıbrıs’ın stratejik önemi dolayısıyla Kıbrıs’ı elinde tutan Devlet, bütün Ortadoğu’yu ve bu arada Türkiye’yi ve Türkiye’nin güney sahillerini kontrol edebildiği için gönül isterdi ki, Kıbrıs Türkiye’nin elinde olsun, dedik. Ama Sayın Çağlayangil’in de belirttiği gibi, uluslararası ilişkilerde her istediğimizi gerçekleştirmek mümkün olmuyor ve Kıbrıs’ın Türkiye’ye iadesi söz konusu bile edilmiyor. O durumda dedik, ikinci tercih edilecek şey Kıbrıs’ın hiçbir yabancı devletin elinde, askeri kontrolü̈ altında olmamasıdır ve yine objektif koşullar bakımından dedik ki, bugün öyle aldatıcı koşullu bir Enosis biçiminde, sözde bağlanma değil, gerçek anlamda iki taraflı bağlanma mümkün müdür objektif koşullar bakımından ve açıklama getirdim, yani dedim, bir zamanlar yeşil hat denilen hattan veya Rum ve Türk toplumlarının nüfus oranına göre bir yerden adayı bölerek iki taraflı gerçek anlamda bir bölüşme ve bağlanma bugün mümkün müdür? Ve tahminini yaparak bu şıkkın da bizim arzumuza uygun da olsa dünya konjonktürü bakımından mümkün görülmediğini belirttim ve dedim, ‘Korkuyoruz ki, iki taraflı bağlanma, bölüşme diye aslında koşullu, hem de çok küçük koşullu olan Türkiye’ye birtakım ufak ödünler vererek, durumu kurtaracak şekilde ödünler vererek bir Enosis’e gitmek, bir Enosis şekli bize kabul ettirilmek istenmesin.’ Endişemiz bu idi. Bölüşme veya bağlanma diye bunun paravanası ardında gerçekten bölüşme ve bağlanma olmayan koşullu bir Enosis’in kabulü̈ endişesi idi.

(…)

Üçüncü Dünya devletleriyle olan ilişkilerimize gelince: Bu ilişkiler de hangi düşünceye dayanıyor ve acaba Üçüncü Dünya devletlerine bizim dış̧ politikamızda gerçekten bir değişiklik olduğu hakkında bir güven veriyor mu? Bu soruya da biz kesin ve açık bir yanıt veremiyoruz. Biz gerek Doğu ülkeleriyle, gerek Üçüncü Dünya devletleriyle ve bu arada Arap ülkeleriyle ilişkileri geliştirme yoluna özellikle Kıbrıs krizinden sonra giriştik ve hep onların Kıbrıs sorununda desteğini kazanmaya çalıştık. Oysa bu Üçüncü Dünya devletleri eğer buna inanırlarsa -ki anlaşılıyor böyle bir kuşkuları var- biz yalnız Kıbrıs konusunda onların desteğini kazanmak için bu ilişkileri kuruyoruz. O zaman onları kendimize dost olarak kazanmamıza olanak yoktur. Diğer ülkelerle ilişkilerimizi düzenlerken kısa vadeli amaçlarla hareket edilmemelidir.

Genel olarak Türk Hükûmetinin izlediği dış̧ politika hakkında yapacağımız eleştiri bu politikanın böyle kısa, dar amaçlarla yönetildiği, miyop bir politika olduğudur. Oysa ilişki kurmak istediğimiz ülkelerin dış̧ politikasına yön veren esas prensipler nedir, onların dış̧ politikaları hangi eksen etrafında dönüyor? Öncelikle bunu anlamamız, doğru tanı koymamız gerekir ve sonra onların dış̧ politikasına yön veren eksen ve ilkelerle bizim ulusal çıkarlarımız nerede uyum içinde oluyor, o uyum noktalarını bulup öylece dostluk ilişkilerini geliştirmemiz gerekir.

Üçüncü Dünya devletlerinin iki belirgin özelliği vardır. Bunların birisi, çok anti-emperyalisttirler. Anglo-Sakson emperyalizmine karşı büyük kuşkuları vardır. İkincisi de bağımsızlık hususunda çok hassastırlar. Makarios’u İngiliz emperyalizmine karşı mücadele veriyor, bağımsızlık mücadelesi veriyor diye tutuyorlar ve nitekim sonraki açıklamalarında belirttiler, ‘Enosis’e biz karşıyız’ diye. Gerekir ki, biz Üçüncü Dünya devletlerine Makarios’un iki taraflı bir kılıç̧ gibi kestiğini, gerçi bağımsızlık mücadelesini verdiğini; ama, İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesini sonunda Enosis’i gerçekleştirmek üzere verdiğini bir kere iyice anlatmamız gerekir. Aynı zamanda, bu Üçüncü Dünya devletleri bizi, hemen her küçük sorunda daima Amerika’nın paralelinde bir politika yürütüp oy kullandığımızdan dolayı Amerika’nın, Anglo-Saksonların paralelinde, dümen suyunda hareket eden bir ülke olarak görüyorlar. Böyle gördükleri surece ve bizim ilişkilerimizi ‘yalnızca Kıbrıs konusunda bizim desteğimizi kazanmak istiyorlar’, diye değerlendirdikleri surece Üçüncü Dünya devletleri ile gerçekten sağlam ilişkiler kurabilmemiz ve onları kazanmamız mümkün değildir. Üçüncü Dünya devletleri için bu böyle olduğu gibi, Avrupa devletleri için de böyledir, Amerika için de böyledir, Sovyetler için de böyledir, bütün ülkeler için böyledir. Böyle kısa vadeli amaçlarla, küçük politika oyunlarıyla değil, her ülkenin politikasının esas yönünü̈ ve eksenini belirleyip sonra o eksen ve yönle bizim ulusal çıkarlarımızın nerelerde uyuştuğunu doğru olarak saptayıp uzun vadeli, dönek olmayan, oturaklı bir politika izlemek zorundayız.”

Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem 2, 56. Birleşim, 17 Şubat 1967 Cuma.
https://www5.tbmm.gov.tr/.../MM__/d02/c013/mm__02013056.pdf
Turhan Salman, TİP (Türkiye İşçi Partisi) Parlamentoda 1967, Cilt 3, TÜSTAV Yayınları, 2005, s. 66-77.
Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 2, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1018-1022.
http://behiceboran.net/_aa/yazilar_pdf/1013.pdf
[352]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/13
Türkiye İşçi Partisi Urfa Milletvekili Behice Boran’ın 20 Temmuz 1967 tarihinde TBMM’de Yapmış Olduğu Konuşma:
KIBRIS’TAKİ GELİŞMELER


“Bu kürsüden dış politika ve Kıbrıs konusu görüşüldüğü zaman partimiz daima bu konuda Hükümetten tezinin ne olduğunun açıkça belirtilmesini istemiş ve her zaman bir endişeyi belirtmiştir. Endişemiz şu idi: Aslında çok küçük tavizli bir Enosisten başka bir şey olmayan bir çözüm şeklinin güya bir paylaşım ve iki taraflı bağlanma gibi gösterilerek bize kabul ettirilmesi olasılığından endişe etmiştik ve daima Hükümete açık olarak bir bağımsızlıktan yana mıyız, değil miyiz sorusunu sormuştuk. Dışişleri Bakanı kendisi de bu kürsüden verdiği bir demeçte siyasi konjonktürün -kendisinin kullandığı deyimdir- paylaşım ve iki taraflı bağlanmaya uygun olmadığını kabul etmişti. Bu durum karşısında demiştik ki, öyle ise bağımsızlıktan yana mıyız? Bu soruya hiçbir zaman açık bir yanıt alamamıştık. Şimdi tekrar son günlerde birden bire alevlenen Kıbrıs sorunu dolayısıyla bu konuda basında çıkan yazılar bizim endişemizin ne kadar haklı olduğunu gösteriyor. Yine Türkiye'ye bir üs vermek hikâyesi ortaya atılıyor, İngiliz Hükümeti güya üslerini bize devretmeyi önermiş, Amerika da bu öneriyi destekliyormuş ve bu öneri Yunanistan'ın askeri cunta çevrelerinde de uygun karşılanıyormuş.

Bu önerinin kabulünün Türkiye için çok ağır sonuçları olur, hatta bir felaket olur. Böyle bir çözüm şeklini kabul etmek bir defa baştan beri şart koştuğumuz Türklerin toplum olarak varlığı ve toplum olarak haklarından vazgeçmek demektir. Kıbrıslı Türkler o takdirde Yunanistan'ın tebaası haline gelecek ve bizim orada üslere sahip olmamız onlar için bir güvence oluşturmayacaktır. Çünkü, Türklere yapılacak uygulama Yunanistan'ın bir iç işleri uygulaması haline geleceği için biz hiçbir şekilde müdahale edemeyeceğiz. Nasıl ki, şimdi Batı Trakya'daki Türklere yapılan davranışlara karşı hiçbir şey yapamıyoruz.

İkincisi, bu bize askeri ve mali bir yük olacak, Amerika'ya büsbütün tabi, onun yardımına bağlı bir hale geleceğiz. Üçüncüsü, askeri üslerin tasfiye edildiği ve tasfiye edilmesinin istendiği bir dünyada biz bir işgal kuvveti, bir başka ülkede askeri üslere sahip bir devlet haline geleceğiz. Son zamanlarda desteklerini kazanmak için bu kadar uğraştığımız 3. dünya devletlerini büsbütün kendimizden uzaklaştıracağız. Hele Ortadoğu devletleri Türkiye'nin bu adada bir üsse sahip olmasına karşı tamamen direneceklerdir.

Bu Kıbrıs sorununun bu şekilde birden bire yeniden ortaya çıkmasının arkasındaki neden, hiç kuşkusuz Amerika'nın Yunanistan'daki Askeri Cunta Hükümetini desteklemek istemesidir. Bu hükümet iç zorluklarla karşı karşıyadır. Onun Yunan ulusu üzerindeki itibarını artırmak ve Yunan ulusuna kabul ettirmek için Amerika böyle bir çözümü zorlamaktadır. Ama hiç kuşku yok ki, Türkiye'nin böyle bir çözümde hiçbir çıkarı yoktur. Aksine, böyle bir çözüm Türkiye'nin tamamen çıkarlarına aykırıdır. Hiçbir aldatmaca, çifte bağlanma gibi, yok bilmem paylaşım gibi göstermek çabası, Türk ulusunu ve Türk kamuoyunu aldatacak değildir. Böyle bir çözüm Yunan Askeri Cuntasının itibarını artırabilir ama Türk Hükümetinin elbette ki Türk kamuoyu üzerindeki itibarını artırmayacak, büsbütün düşürecektir. Türkiye'de derin huzursuzluk yaratan böyle bir çözüm şeklini, Türk Hükümetinin asla kabul etmeyeceğini ümit etmek isteriz.

Yine bu oluşumlar gösteriyor ki, Türkiye İşçi Partisi bağımsız, federatif, üslerden arınmış, tarafsızlaştırılmış bir Kıbrıs Cumhuriyeti üzerinde ısrar etmekte ne kadar haklıymış. Vakit geç de olsa, bu durumda Makarios Enosis'e karşı direndiğine göre, Türkiye için son bir fırsattır. Bu anlattığımız, tarif ettiğimiz anlamda bağımsızlık tezini benimseyip bunu savunmak, tekrar tekrar buradaki görüşmelerde de belirttiğimiz gibi, hem Türkiye'nin ulusal çıkarlarına uygundur, hem Kıbrıs Türk toplumunun çıkarlarına uygundur, hem de 3. dünya devletlerinin desteğini kazanacak bir formüldür. Aynı zamanda sosyalist bloğun da desteğini kazanacak bir tezdir. Bu bakımdan, böyle ulusal çıkarlara bu derece uygun bir tezi kabul ettirmek için dünyada destek bulmamız mümkündür.

Ümit etmek isteriz ki, geç de olsa, Hükümet bu tezi benimsesin ve her durumda küçük tavizli Enosisten başka bir şey olmayan İngiliz önerisini kesinlikle reddetsin.”

Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem 2, 144. Birleşim, 20 Temmuz 1967, Perşembe.
https://www5.tbmm.gov.tr/.../MM__/d02/c021/mm__02021144.pdf
Turhan Salman, TİP (Türkiye İşçi Partisi) Parlamentoda 1967-1969, Cilt 4, TÜSTAV Yayınları, 2005, s. 25-26.
Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 2, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1050-1051.
https://behiceboran.net/_aa/yazilar_pdf/1050.pdf
[353]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/14
Kıbrıs’ta “15 Kasım Olayları” sonucu Rumların iki Türk köyünü̈ basarak 23 kişiyi öldürmeleri sonrasında 4 Aralık 1967 tarihinde Türkiye İşçi Partisi’nin TBMM’de vermiş olduğu gensoru önergesi ile ilgili olarak Behice Boran’ın yapmış olduğu konuşmadan:
Kıbrıs Gensorusu


“Dört ilkemiz var, bunları söylüyoruz. Buna göre de 17 türlü çözüm şekli vardır. Bu şekilde bir dava yürütülmez. Dört ilkeye göre, Türkiye'ye en uygun gelen bir tez ortaya atılır, ki bu tez de -Partimizce defalarca belirttiğimiz gibi- Birleşmiş Milletlerin veya diğer bir şekildeki milletlerarası garanti altında, bağımsız, tarafsızlaştırılmış, silahsızlaştırılmış, federatif bir Kıbrıs Devleti tezi olabilir. Bu ileri sürülür, ama masaya oturduktan sonra esas koşullara uyan daha başka şekiller de mümkünse pazarlıkta, onun üzerinde uyuşulabilir, ama öncelikle ortaya net bir tez atmak gerekir, bu bir.

İkincisi, Makarios'un, Yunanistan'ın siyasetlerinin son amacının Enosis olduğu inandırıcı bir biçimde gerçekçi, ayrıntılı değerlendirmelerle anlatılmalıdır. Üçüncüsü de, her halde daima Amerika'nın etkisi altında ve NATO çerçevesi içinde Kıbrıs sorununu çözmek çabasından vazgeçmek gerekir. Bu başarısızlığın temel nedeni budur. Yine Amerika ve NATO baskı koymuştur ve Hükümet bu baskıya dayanamamıştır. Bu çözüm şeklini, şimdi varılan anlaşmayı, -ki ne kadar yetersiz olduğunu özetle anlatmaya çalıştım- Adalet Partisi Sayın Sözcüsünün ileri sürdüğü gibi, Birleşmiş Milletlerin bir zaferi, bir puan kazanması olarak göstermek, gerçeklerden tümüyle uzaklaşmak demektir.

Birleşmiş Milletlerin gönderdiği temsilci, biliyorsunuz, Bennet, bu işlerde en az faaliyet gösteren insan oldu. Ankara'da çok az kaldı. Daha çok zamanını Atina ve Lefkoşe'de geçirdi. Asıl çabayı, Amerikan arabulucusu Cyrus Vance gösterdi. Amerika'nın baskısıyla bu kadar yetersiz ve gülünç denebilecek bir sonuçla yetinilmiştir. Amerika'nın ve NATO'nun amacı aslında Enosisten yanadır. NATO ve Amerika'dan, bizim yararımıza bir çaba ve bir çözüm şekli beklenilemez. Çünkü onların dünya stratejisine göre Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanması, oradaki İngiliz üslerinin devamı, hatta yeni NATO üslerinin kurulması onların çıkarınadır. Böyle yaşamsal bir çıkarın söz konusu olduğu yerde, Amerika "Türkiye bizim müttefikimizdir, yok Kore' de bize zamanında yardım etmiştir" diye Türkiye' den yana, Enosise yüzde yüz karşı bağımsız bir Kıbrıs tezini savunan bir siyaset güdemez. Bu bakımdan, sorunu gerek Amerika'nın, gerek NATO'nun, gerekse diğer büyük devletlerin etki alanı dışına çıkarmak gerekir. Onların etki alanı dışında, [üçüncü] dünya devletlerini kazanabilmek, Birleşmiş Milletlerdeki ortamı kazanabilmek için de, demin de söylediğimiz gibi:

Birincisi, Amerika'nın uydusu olan bir politika izlemekten vazgeçtiğimizi göstermek,

İkincisi, barışsever dünya kamuoyunun, üçüncü dünya devletlerinin kabul edebileceği ve aynı zamanda hem bölgede barışı sağlayacak, hem Türkiye'nin güvenliğini sağlayacak, hem Türk Toplumunun güvenliğini sağlayacak açık bir tezi ortaya koymak ve bunu savunmak gerekir.

AP Sözcüsü "Neden bu antlaşmaya razı oldunuz diye bize sormayın, barışı sağlamak en büyük sonuçtur" gibi sözler söyledi. Barış kuşkusuz iyi bir şey. Ama, Türk Toplumunun güvenliğini sağlamak üzere bütün bu gürültü patırtı koptu. Onun için bu kadar önemli bir yetki Hükümete verildi. Bu güven hiç sağlanmayacak olduktan sonra, durum eskisi gibi, hatta belki Hükümet daha da gerilemiş bir duruma düşerek devam edecek olduktan sonra, barıştan anladığımız bu ise, bu barış zaten vardı. Hiç bu kadar sıkıntıya girmeye gerek yoktu. Kaldı ki barış, zamanında Chamberlain'in Münih'te uyguladığı yatıştırma, taviz verme, iyi niyet politikası değildir. Barış ile bu çeşit bir iyi niyet ve taviz politikasını birbirinden ayırt etmek gerekir. Eğer Türkiye enerjik hareket etmiş olsaydı, o zaman belki barışı gerçekten korumak mümkün olacaktı. O zaman karşı taraflara ne kadar ciddi ve azimli olduğumuzu anlatarak, onları masaya oturtmak ve oradaki görüşmeleri de bir sonuca bağlattırmak mümkün olabilirdi.

Maliyet konusuna gelince: Bunu da bir gerekçe olarak ileri sürmek bilmem ne kadar ciddiye alınmalıdır? Ordunun hazırlığı, bir müdahalede bulunursa bunun maliyeti önceden düşünülecek bir şeydir. Konuyu bu kadar kritik bir duruma getirdikten sonra maliyet hesaplarını bir mazeret olarak ileri sürmek, ciddiyetle üzerinde durulamayacak kadar gülünç diyeceğim bir iddiadır. "Savaş, bir siyasi çözümü kabul ettirme yaptırımıdır" dedi yine aynı sözcü. Kuşkusuz, ama, savaşsız siyasi çözümü kabul ettirebildik mi, bir çözüm kabul ettirtebildik mi? Tekrar edeyim: TİP bir sosyalist parti olarak kesinlikle savaşçı değildir. Sorunlar mümkün ise barış yoluyla çözümlenmelidir. Ama barışçı olmak demek, pasif olmak demek değildir. Yani ne durumda olursa olsun, iki kolum yanımda durur, bir yanağıma vurulursa, öbür yanağımı uzatırım, demek değildir. Barışçı insan, gerektiğinde dövüşmesini de bilen insan demektir. Enosis'in ölmüş olduğu iddiasını da ciddiye almak zordur. Yunan askerlerinin geri çekilmesiyle Enosis nasıl ölmüş oluyor, diğer bütün koşullar devam ederken? Konuşmamın başında da ana hatlarıyla belirttiğim gibi, Yunan askerlerinin çekilmesi, orada Ulusal Muhafız Gücü bulundukça, sokulmuş silahlar bulundukça ve Kıbns'ın Rum halkı dörtte üç oranında Türklerden daha kalabalık bulundukça, Enosisi her zaman gerçekleştirmek onlar için mümkündür.

Bir de, Türk Hükümeti bu konuda diplomatik alanda ne kadar becerili olduğunu göstermiş. Bilmiyorum, kamuoyu acaba Hükümetin diplomaside ne kadar becerili olduğuna mı karar veriyor, yoksa tersine mi? Hele tarih bu konuda ne diyecek? AP sözcüsüyle görüş birliği içinde olacağını hiç sanmıyorum. Dediğim gibi, bu alınmış olan sonuç, birçok sorular yaratmaktadır. Bunların yanıtını bilemiyoruz. Bu alınan sonuç, tahmin ettiğimizden de yetersiz çıktı. Bu durumda bize Kıbrıs konusu ne yazıktır ki şimdiden kaybedilmiş görünüyor. Hala "Müdahale hakkımız bakidir" iddiası artık ciddiye alınmayacak bir iddiadır. Bu durumda Hükümet cidden bu Kıbrıs konusunda sorumlu bir durumdadır.”

Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem 2, 12. Birleşim, Aralık 1967, Pazartesi.
https://www5.tbmm.gov.tr/.../MM__/d02/c022/mm__02022012.pdf Sayfa 26
Turhan Salman, TİP (Türkiye İşçi Partisi) Parlamentoda 1967-1969, Cilt 4, TÜSTAV Yayınları, 2005, s. 93-100.
Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 2, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1056-1058.
https://behiceboran.net/_aa/yazilar_pdf/1052.pdf
[354]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/15
Türkiye İşçi Partisi Urfa Milletvekili Behice Boran’ın 20 Şubat 1968 tarihinde Dışişleri Bakanlığı Bütçesi Üzerine Yapmış Olduğu Konuşmada Kıbrıs Sorunu:


“Kıbrıs konusunu, bu değişen koşullar altında değerlendirmek gerekirdi. Kıbrıs konusu Meclisimizde bu kürsüden çok konuşuldu. O konuda söylediklerimizde biz halâ ısrar ediyoruz. Türkiye'nin güvenliği, ulusal çıkarları, Türk-Kıbrıs toplumunun çıkarları bakımından olumlu bir çözüme varabilmek için Kıbrıs sorununun çözümü işi, Amerika'nın öncülüğünden, nüfuzundan ve NATO çerçevesinin içinde kalmaktan çıkarılmalıdır, demiş ve bunun açıklamasını da uzun uzun yapmıştık. Şimdi son olaylardan sonra durum gene aynen yinelendi ve gene Amerikalı Vance'ın öncülüğünde ve arabuluculuğunda bir çözüm yolu aranmaya çalışıldı. Bütçe Komisyonundaki görüşmelerde bazı üye arkadaşlar ve Sayın Dışişleri Bakanı, Birleşmiş Milletlerde ortamın Türkiye için uygun olmaması nedeniyle Kıbrıs sorununun Birleşmiş Milletlere götürülemediğini söylediler. Doğru; Birleşmiş Milletlerde ne yazıktır ki ortam pek de Türkiye lehine değil. Çünkü üçüncü dünya devletleri, Sayın Dışişleri Bakanının da doğruladığı üzere, genellikle daha çok Makarios'u ve Makarios Hükümetini tutmaktadırlar. Bunun nedeni nedir? Sayın Dışişleri Bakanı iddia ederler ki, birçok Üçüncü Dünya devletlerinin kendilerinin içinde azınlık sorunları olduğu için, etnik gruplar, dini gruplar bulunduğu için Kıbns'taki Türk ve Rum toplumu anlaşmazlığını Kıbrıs bağımsız devletinin bir iç sorunu olarak değerlendirmek eğilimindedirler.

Kanımızca Üçüncü Dünya devletlerinin, Türkiye'yi değil de Makarios Hükümetini tutmasının asıl nedeni bu değildir. Üçüncü Dünya devletlerini karakterize eden temel özellik, bunların anti-emperyalist olmaları, Anglosakson emperyalizmi konusunda çok kuşkulu bulunmaları, ulusal bağımsızlık konusunda çok duyarlı olmalarıdır ve ne yazıktır ki Türkiye'nin geçmişteki iktidarları Birleşmiş Milletlerde daima Batılı kapitalist, emperyalist devletlerin kararlarına katıldıklarından, onların saflarında yer aldıklarından ve Kıbrıs sorununu daima NATO çerçevesi içinde ve Amerika'nın öncülüğünde çözüme götürmeye çalıştığından Üçüncü Dünya devletleri Türkiye'nin gerçekten bağımsız bir dış politika güttüğünden kuşkuludur. Türkiye'yi Amerika'nın izinde, paralelinde görmektedirler. Bu bakımdan, Üçüncü Dünya devletlerini kazanmanın yolu bu fasit dairenin kırılmasıdır. Bu fasit dairenin kırılması, Üçüncü Dünya devletlerinin sağlam bir şekilde kendi tarafımıza kazanılması için, yine aynı şekilde bu NATO çerçevesinden ve Amerikan nüfuzundan çıkarmak gerekmektedir.

Deniliyor ki, "Amerika bu defa bize karışmadı, tamamen bağımsız hareket ettik." Acaba sandığımız kadar bağımsız hareket ettik mi ve sandığımız kadar Amerika karışmadı mı? Bir kere biliyoruz ki esas arabuluculuk görevini Vance yapmıştır. Ve çok dikkat çekicidir ki, Yunanistan'la Türkiye arasında arabuluculuk görevini yaptıktan ve adeta aş tam pişirilmiş bir kıvama geldiği şu anda birden bire Kıbrıs'a gitmiş, o zaman konuşmamda kullandığım bir deyimle, Yunanistan topu, usta bir şutla Lefkoşe'ye göndermiş ve iş orada takılıp kalmıştır ve çok dikkat çekicidir ki, Amerikalı Vance, iş Makarios' a takılıp kaldığı zaman, onunla arabuluculuk görevini devam ettirmemiş, Makarios Hükümetinin üzerine Amerika'nın baskısını, etkisini kullanmak tarafına gitmemiştir. Gitmemiştir, çünkü Yunanlılarla Makarios Hükümeti ikili bir oyun oynamaktadır. Yunanistan'ın gerilediği anda Makarios direnmektedir ve her ne kadar Amerika Kıbrıs'ta İngiliz üslerinin devamını ve bunların Amerika'ya devrini istediği için aslında Enosis'ten yanadır ve bize yıllarca koşullu bir Enosis'i paylaşma gibi gösterip kabul ettirmeye çalışmıştır. Amerika'nın asıl hedefi Enosis'in kendisi değil, Kıbrıs'ta İngiliz üslerinin, NATO üslerinin bulundurulabilmesidir. Bu bakımdan Enosis'in olmadığını anladığı an Amerika, Makarios'la bir anlaşmaya gidebilir, İngiliz üslerinin NATO üssüne çevrilmesi veya Kıbrıs'ın

NATO ittifakına girmesi karşılığı Makarios'u antlaşmaları veya Anayasayı değiştirme isteğinde destekleyebilir. Bu bakımdan, Amerika'nın Makarios gelince, sıra ona gelince aracılık görevine devam etmemesi, onun üzerinde prestijini, etkisini, baskısını kullanmaya çalışmaması üzerinde de durmak ve buna şaşmamak gerekir.

Evet, Amerika bu sefer altıncı filoyu göndermedi, silahları kullanamazsınız demedi, ama unutmamalı ki, 1947 Anlaşması ve onun 4. maddesi hala yürürlüktedir. Amerika yine bize, "benim iznim olmadan silahları kullanamazsınız" diyebilirdi. Bugün de diyebilir. Demedi ise öyle istemiş de onun için. Onun isteğine bağlı bir serbestlik her halde gerçek anlamdaki bir bağımsızlığı içeren bir hareket serbestliği değildir.

Bizim iktidarın Makarios Hükümeti karşısında pek açıklanamayan garip, çelişkili bir tutumu var. Hatırlanacağı gibi iki yıldan fazla bir zaman önce Aralık 1965'te partim bu kürsüden bir öneri ileri sürmüştü; Makarios Hükümetinin, bağımsız Kıbrıs Devletini hukuken artık temsil edemeyeceğini, onu tanımamak gerektiğini, muhatap alınamayacağını, ancak olsa olsa Kıbrıs Rum toplumunu temsil edebileceğini belirtmiş ve bunun Birleşmiş Milletlerde, diğer ilgili devletler nezdinde propagandasının yapılmasını ve buna göre davranılmasını istemiştik. Hükümet bunu yapmadı. Halâ ilişkiler devam ediyor, halâ karşılıklı elçiler bulunuyor hükümetler nezdinde, ama uygulamaya gelince, Hükümet sanki Makarios yokmuş gibi davranıyor ve bunun sonucunda da son görüşmelerde, ikili görüşmelerde olduğu gibi, konu Makarios'a gelince, orada takılıp kalıyor. Yunan askerinin çekilmesi konusunda neden Barış Gücü denetiminin bir sorun yapıldığını da anlamak güçtür. Bu denetimin, ille Barış Gücü tarafından yapılmasını istemek yine Makarios'un ve dolayısıyla ikili oynadıkları için Yunanistan'ın işine yaramıştır. Çünkü bir takım hukuki konular çıkmıştır. Barış Gücü denetim yapabilmek için kendisine yasaklanan bölgelere de girmesi gerekirmiş, incelemesi gerekirmiş, bu olamazmış, Makarios'tan izin alması gerekirmiş, çünkü Makarios bağımsız bir devletmiş. Oysa yasak olan bölgelere girilmese dahi Kıbns gibi küçük bir yerde Türk istihbaratı, Yunan istihbaratı, Birleşmiş Milletler Barış Gücünün istihbaratı, anlaşmalar dışı Yunan askerinin sayısının ne olduğunu beş aşağı, beş yukarı saptamaya yarar. Bu bakımdan denetim işini pekâlâ böyle Barış Gücüne havale etmeye kalkıp da bir çıkmaza sokmak ve böylece Makarios'un işine yarayan bir durum yaratmak yerine, pekâlâ ikili görüşmelerde Yunanistan'la karma bir komisyon kurmak üzerinde görüş birliğine varılabilirdi. Türkiye ile onlardan meydana gelecek bu karma komisyon istihbarat sonucunda elde edilen Yunan askeri sayısına göre, o asker fiilen gemilere yüklenirken, yerinde askerin sayısını, donanımını, silahlarının tipini vesairesini kontrol edebilirdi. Görülüyor ki hep inisiyatif ve sonunda üst eli kazanmak Makarios'a ve dolayısıyla Yunanlılara ait oluyor. Yunan askerinin Adadan çekilmesi, kuşkusuz Türk Toplumunun güvenliği bakımından iyi bir adımdır, ama bunu başarı diye pek büyütmemek gerekir. Çünkü aslında burada Makarios direnmedi, buna taraftardı. Zira bu Yunan askerlerinin, Grivas'ın emrinde Cunta tarafından kendisine karşı da kullanılması olasılığı vardır.”

Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem 2, 46. Birleşim, 20 Şubat 1968. Salı.
https://www5.tbmm.gov.tr/.../MM__/d02/c025/mm__02025046.pdf Sayfa 466(72) - 473(79)
Turhan Salman, TİP (Türkiye İşçi Partisi) Parlamentoda 1967-1969, Cilt 4, TÜSTAV Yayınları, 2005, s. 316-325.
Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 2, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1065-1067.
https://behiceboran.net/_aa/yazilar_pdf/1064.pdf
[355]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/16
Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran’ın Kıbrıs Sorununa İlişkin 19 Temmuz 1975 Tarihli Basın Açıklaması:
KIBRIS SORUNU


“Bir yıl önce Türkiye'nin Kıbrıs'a, zamanın başbakanının deyimiyle, barış, özgürlük, kardeşlik götürmek amacıyla müdahale ettiği belirtildi. Sampson'un faşist darbesi sona ulaştı, Yunanistan' da askeri cunta devrildi ama bu olayları izleyen yıl süresinde Kıbrıs'daki iki topluluk arasındaki barış, özgürlük, kardeşlik sağlanamadı. Kıbrıs sorununun bu amaçlar doğrultusunda bir çözüme kavuşturabilmesi için, şoven milliyetçi hisleri kamçılıyarak sorunu bir sis perdesi ile örtmekten vazgeçilmeli, gerçek durum bütün açıklığı ile görülmeli ve kamuoyuna gösterilmelidir. Unutulmamalıdır ki, özerkliğe sahip iki ayrı topluluğun federe devleti biçiminde de olsa, bu iki topluluk küçük bir adada üzerinde, karşılıklı ilişkiler içinde beraber yaşamak durumundadır. Bu durum ve iki topluluğun bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yurttaşları olması durumu, adadaki düşmanlıkların silinmesini, bir dostluk havasının ve ilişkilerinin yaratılmasını gerekli kılmaktadır.

Karşılıklı anlayışın, dost ilişkilerin oluşturulması ise her iki topluluğun içyapısının demokratikleşmesine, emekçi kitlelerin kendi topluluklarının ve devletin yönetimine ağırlıklarını koymalarına bağlıdır. Halk kitleleri, özlerinde, birbirlerine düşman değildir, çünkü düşmanlıkta bir çıkarları yoktur. Emperyalizm ve yönetime el koyan yerli egemen sınıflar güttükleri kendi çıkarlarına uygun politika ile halkları birbirine düşürürler, düşman hale getirirler. Kıbrıs sorununa bu açıdan bakmak ve her iki toplumun demokratikleşmesini sağlamak, faşist gerici güçleri tasfiye edecek tedbirleri almak sorunun olumlu, geçerli bir çözüme kavuşturulabilmesinin ilk şartıdır.

Geçerli bir çözümün bir başka temel şartı, Kıbrıs sorununun, Kıbrıs Türk ve Rum topluluklarını ve Türkiye ile Yunanistan'ı aşan bir sorun olduğunu göz önünde tutmaktadır. Kıbrıs sorunu bölgenin barış ve güvenliğini ve dünya çapında güç dengelerini yakından ilgilendirmektedir. Ortadoğu'nun İslam devletlerinin Kıbrıs sorununda Makarios'dan yana bir tutum içinde olagelmelerinin nedeni budur. Kıbrıs Devleti bağlantısızdır, tarafsızdır; Türkiye ise Nato üyesidir ve ABD'nin baskı ve etkisi altındadır. Kıbrıs'ın NATO'nun ve ABD'nin yuvalandığı yüzer bir askeri üs haline dönüştürülmesi ihtimali Ortadoğu'nun Arap Devletlerini haklı olarak endişelendirmektedir. MC hükümetinin hala ABD'ye sımsıkı bağlı bir politika gütmesi, yardımı kesme ve ambargo koyma olayı karşısında bile bir tepki göstermemesi söz konusu devletlerin endişelerini yoğunlaştıracak bir durumdur. Hal böyle olunca, Müslümanlık, din kardeşliği edebiyatıyla Arap ülkelerinin desteğinin kazanılacağını ummak ham hayaldir. MC politikacılarının ayakları hala dış politikanın gerçeklerine basmış değildir.

Aynı nedenlerle diğer anti-emperyalist üçüncü dünya ülkeleri de Kıbrıs sorununda Türkiye' den uzak durmaktadırlar. Sosyalist devletler de keza. ABD ile Batı Avrupa ise, MC iktidarının ve tüm burjuva politikacılarının onlara dört elle sarılma çabalarına rağmen, Kıbrıs konusunda Türkiye'den değil, Yunanistan'dan ve Rum topluluğundan yanadırlar.

Türkiye'nin yeri esasen Amerikan ve Avrupa emperyalizmi safında değildir. Bugünkü durumdan faydalanıp bağları koparma yoluna gitmek, Türkiye'yi emperyalizmin sömürü ve nüfuzundan kurtarmak ve Kıbrıs'ın Nato ve Amerika'nın üssü haline gelmesini önleyecek bir politika izlemek yerine, MC hükümeti ABD ile ilişkileri sürdürmek; gevşek gibi görünen bağları yeniden pekiştirmek çabasındadır.

Sonuç, Türkiye'nin dünyada ve Kıbrıs konusunda yalnızlığa itilmesidir.

Kıbrıs sorunu, Türkiye'nin genel dış politikasının bir parçasıdır. Türkiye emperyalist-kapitalist dünyadan ayrılmalı; askeri bloklar dışı, bağlantısız, dünya barışından yana bir dış politikaya yönelmelidir. Bu genel çerçeve içinde Kıbrıs'ın, bağımsızlığı, tarafsızlığı ve toprak bütünlüğü uluslararası garanti altına alınmış; yabancı üslerden arınmış, askersizleştirilmiş ve her iki toplumun demokratikleştirilmiş bir düzen içinde eşit haklarla yaşadığı bir statüye kavuşturulmasını savunmalıdır.

Yapısıyla dışa bağımlı Türkiye kapitalizminin çıkarlarıyla dışa bağımlı egemen sınıfı burjuvazi, böyle bir dış politikayı ve bu nitelikte bir Kıbrıs politikasını kendi çıkarlarına aykırı bulmaktadır. Dış politika iç politik durumla sıkı sıkıya bağlıdır. Dışta bağımsız, kişiliği olan bir politika güdülebilmesi içte toplumun demokratikleştirilmesi, işçi ve emekçi kitlelerin ülke politikasında güçlerini duyurmasıyla gerçekleşebilir. Bu dış politika nedenleriyle de demokrasi davası günün en ivedi sorunudur. Bütün baskı ve şiddet uygulamalarına rağmen, demokratikleşme sürecinin önlenememesi, işçi ve emekçi kitlelerin, toplumun demokratik güçlerinin artan bilinçlenme ve hareketliliği, dış politika bakımından da geleceğin umududur.”

Yolumuz Açık Olsun, Türkiye İşçi Partisi Yayınları, Ağustos 1975.
https://turkiyeiscipartisi.org/?SX=_pdf.php&PDF=_dokuman/_tip_yolumuz_acik_olsun.pdf
Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 2, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1366-1367.
https://behiceboran.net/_aa/yazilar_pdf/1366.pdf
[356]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/17
Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran’ın, 1. (6.) Büyük Kongre’yi Açış Konuşmasında Kıbrıs Sorunu, İstanbul, 26 Şubat 1977:


“Kıbrıs sorunu hala ABD'nin dümen suyunda ve onun arabuluculuğuyla ve onun dayattığı bir plana göre çözülmek istenmektedir. Bu plan görünürde, sözde Kıbrıs'ın bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, tarafsızlığını koruyan federatif devlet tezidir. Hâlbuki öyle bir federatif devlet öngörülmektedir ki, bu aslında kâğıt üzerinde kalacak birleşik bir federatif veya konfederatif devlet görünümü altında, Ada'nın fiilen taksimi ve iki kesimin, birisi Türkiye ile, diğerinin Yunanistan'la bütünleşmesi sonucunu verecek bir plandır ve bu çözüm neticede Türkiye'yi emperyalizme, NATO'ya, ABD'ye daha bağımlı kılacak bir plandır, bir çözüm önerisidir. Şimdi bizimkiler C. Clifford'un gelişinden çok yakınıyor görünüyorlar. Temaslar başlamıştı, işleri hal yoluna koymuştuk, sokmuştuk; şimdi ABD'nin böyle bir aracı göndermesi yersizdir, bu ilişkileri bozabilir, diyorlar. Hâlbuki aslında şikâyetçi oldukları, durumun açığa çıkmasıdır. Neden Carter yönetimi ele alır almaz, onca zamandır bir türlü bir araya gelemeyen Makarios ile Denktaş biraraya gelebildi? Neden birden Denktaş çift bölgeli federasyon değil de, çift toplumlu federasyondan bahsetmeye başladı? Neden sınır düzeltmeleri yapılabileceği, toprak tavizi verilebileceği ortaya atılmaya başlandı. Çünkü duruma ABD el koyuyordu ve bunları dayatıyordu.

Ama bizim iktidarlar ve Yunanistan bunun açıkça ortaya çıkmasını istemedikleri için, Clifford gelsin istemediler. Çünkü Clifford geldiği zaman artık işin saklanacak tarafı kalmadı. Clifford gelmesin, onlar sanki kendiliğinden, Makarios, Denktaş ve bizim yöneticiler, sanki kendiliklerinden özgür iradeyle bu yakınlaşma girişimlerini yapıyorlarmış gibi görünsün istediler. Yoksa durum isterse Clifford gelsin, isterse gelmesin, ABD'nin soruna el atması durumudur.

Biz öteden beri şu noktaya işaret ettik. Kıbrıs sorunu sadece Kıbrıs'taki Rum ve Türk toplumlarını ilgilendiren bir sorun değildir; sadece Yunanistan ve Türkiye'yi ilgilendiren bir sorun da değildir. Kıbrıs sorunu tüm Akdeniz ve Ortadoğu bölgesini ilgilendiren bir sorundur. Bu bölgelerin güvenliğini çok yakından ilgilendirir çünkü Kıbrıs'ı elinde tutacak güç tüm Doğu Akdeniz'i ve Ortadoğu'yu kontrol edebilecektir. ABD'nin dayattığı plan gerçekleşirse bu olacaktır, ABD üslere sahip olacaktır, daha şimdiden İngiliz üslerini devraldı, NATO ve Amerika Kıbrıs'a yerleşecektir, o zaman NATO ve ABD tüm Ortadoğu bölgesini, Türkiye de dâhil, Akdeniz bölgesini kontrol altında tutabilir, tehdit edebilir duruma gelecektir. Onun için Kıbrıs konusunda Ortadoğu ve Akdeniz devletleri bu kadar hassastırlar, duyarlıdırlar. Ve nihayet Kıbrıs sorunu o bölgenin güvenliğini ilgilendirdiği için, dolayısıyla dünya barışını da ilgilendirir. Kıbrıs sorunu böyle geniş bir çerçeve içinde ele alınıp bir çözüme kavuşturulmalıdır. Bu çözüm de eskiden beri tekrarladığımız bir çözümdür. Kıbrıs bağımsızlığına, egemenliğine, toprak bütünlüğüne sahip, bağlantısız bir devlet olmalı, bu statüsü uluslararası garanti altına alınmalı, bu Kıbrıs devletinin kendisi askersizleştirilmeli, yani silahlı güçleri, ordusu olmamalı, tüm yabancı üslerden ve askerlerden arınmalı, her iki toplumun iç yönetimi demokratikleştirilmeli ve her iki toplumun işçi ve emekçi kitleleri, gerek kendi toplumlarının gerekse merkezi hükümetin yönetiminde, söz ve karar sahibi olabilmeli ve iki toplumun kardeşçe, demokratik koşullar içinde, eşit şartlar altında bir arada yaşamaları sağlanmalıdır. Ancak böyle bir çözüm, demin işaret ettiğim, halka halka genişleyen sorunlara bir çözüm getirebilir ve herkesi tatmin eden bir çözüm olur. Hem Kıbrıs Türklerinin ve Rumlarının çıkarlarına, hem Türkiye ve Yunanistan'ın çıkarlarına, hem Ortadoğu ve Akdeniz'in güvenliğine, hem de dünya barışına uygun bir çözüm olur.

Ege konusunda da sorun mutlak surette barışçı yoldan çözümlenmelidir. Yunanistan'ın ve Türkiye'nin hakları eşitçe korunmalıdır. Yunanistan On İki Ada'yı silahlandırmaktan vazgeçmeli, yeniden silahsızlandırılmış hale getirmeli ama Türkiye' de de On İki Ada üzerinde hak iddia eden şoven eğilimlere ve demeçlere son verilmelidir.”

Çark Başak Dergisi, Sayı 26-27, 16 Mart 1977, s. 15.
Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 3, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1661-1662.
https://behiceboran.net/_aa/yazilar_pdf/1651.pdf
[357]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/18
Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran: Ege ve Kıbrıs Sorunu


“Ege ve Kıbrıs sorununda da MC bir kararsızlık, bir yerinde sayma durumundadır. Her ne kadar afur tafur ediliyor, çok şoven-milliyetçi demeçlerde bulunuyorsa da, aslında gerek Kıbrıs sorunu, gerek Ege sorunu, Amerika ile ilişkilerin ne olacağı belli oluncaya kadar, MC iktidarı açısından düzelinceye kadar, buzdolabına kaldırılmış olmaktadır. Kıbrıs sorunu konusunda CHP'nin tavrı da açık değildir. Biz iktidarda olsaydık, Kıbrıs sorunu çoktan çözümlenmiş olurdu diyor CHP lideri Ecevit, ama, bu çözümlenme nasıl, ne biçimde olacaktı onu söylemiyor. Gerek Kıbrıs konusunda, gerekse dış politika konularında, "biz muhalefetiz, muhalefete öneri yapmak düşmez, çünkü politikayı muhalefet idare etmez, iktidar idare eder; iktidar politikasını, önerilerini açıklasın, biz de görüşümüzü açıklarız" diyor. Bu bana pek tutarlı ve mantıklı bir görüş olarak görünmüyor. Muhalefet partileri iktidarda olmadan ve dış politikayı yürütmeye kalkmadan da pekâlâ görüşünü belirtebilirler. Görüşlerini belirtmek görevleridir. CHP iktidara gelebilmek için iki şeyi kollamaktadır. Bir, büyük burjuvaziyi, ikincisi ABD'yi. Bu iki gücü karşısına aldığı takdirde iktidara gelemiyeceğini hesaplamaktadır, gerekli oyları alsa bile. CHP bilmektedir ki, Kıbrıs sorununun çözüme kavuşturulması için mutlaka bir toprak ödünü vermek gerekecektir. İç politika bakımından bunu açıklamak istememektedir. Çok "milliyetçi" demeçler de vermek istememektedir, ABD'yi kollaması açısından. MC ise gerek Ege sorununu, gerek Kıbrıs sorununu ABD'nin istediği doğrultusunda çözümlemekten yanadır. ABD ise Kıbrıs'ta tek bir şey istemektedir. O da Kıbrıs'ı kontrolü altında tutabilmek. Kıbrıs'ta üslenebilmek ve bu yoldan da Doğu Akdeniz' e, Yakın ve Orta Doğu ülkelerine egemen bir duruma gelip, bu bölgeleri kontrolü ve tehdidi altına sokabilmektir. Onun için ABD taksime karşı çıkmaz. Ona yanaşır, onu kabul eder, yeter ki kendisine kontrol olanakları sağlanmış olsun. Biz Kıbrıs konusunda tezimizi açıkça söylüyoruz. Bağımsız, toprak bütünlüğüne sahip, tarafsız, tüm yabancı üslerden ve askerlerden arınmış, bundan da öte, kendisi askersizleştirilmiş, yani ordusu, silahlı kuvvetleri olmayan ve bu statüsü uluslararası garanti altına alınmış, iki toplumun barış içinde bir arada yaşadığı ve iki toplumun iç yönetimlerinin demokratikleştirildiği, emekçi halk kitlelerinin, işçi sınıfının söz ve karar sahibi olarak politikada yer alabildiği bir Kıbrıs devleti. Eğer bu devlet teklif edildiği üzere bir federasyon yahut bir konfederasyon olacaksa, o zaman merkezi devletin güçlü, otoriteli olması gerekir.

Oysa Türk tezinde önerilen federasyon ve CHP'nin de kabul ettiği federasyon ve konfederasyon tezinde merkezi hükümetin yetkileri çok asgaride, çok güçsüz düzeyde tutulmuş; buna karşı federe devlet yetkileri çok yükseltilmiştir. Bundan dolayıdır ki, her ne kadar gerek MC, gerekse CHP Kıbrıs'ın tarafsızlığını, bütünlüğünü, bağımsızlığını biz müdafaa ediyoruz tezinde olsalar da kimseyi inandıramamaktadırlar. Çünkü önerdikleri, öngördükleri biçimde bir federasyon veya konfederasyon, gerçekte bir taksim olan durumun bir maskelenmesi, bir kamuflajından başka bir şey değildir. Hele iki toplumun ayrı ayrı ekonomik temellere sahip olması, birisinin Türkiye ile, ötekinin Yunanistan'la iktisaden bütünleşmesi de taksim demekten başka bir anlama gelmez. Merkezi hükümetin bir bütünlüğe ve güce sahip olabilmesi için Kıbrıs'ın bir ekonomik bütünlüğe sahip olması gerekir ve bu ekonomik bütünlük açısından da iki topluluğun yönetiminin bir araya gelerek, tüm Kıbrıs toplumunun ekonomisini kapsamına alan planı görüşerek, tartışarak oluşturmaları ve uygulamaları gerekir. Ancak böyle bir Kıbrıs tezi dünya kamuoyunda, Üçüncü Dünya devletleri ve sosyalist ülkeler nezdinde onay kazanabilir, kabul edilebilir bir tez olur.”

“Partimiz Görev Başındadır” Broşürü, Kasım, 1976.
https://turkiyeiscipartisi.org/?SX=_pdf.php&PDF=_dokuman/_tip_partimiz_gorev_basindadir.pdf Sayfa 52-56
Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 3, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1583-1584.
https://behiceboran.net/_aa/yazilar_pdf/1566.pdf
[358]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/19
18-19 Şubat 1978’de Ankara’da yapılan 6. İl Temsilcileri Toplantısı’nda Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran tarafından yapılan açış̧ konuşmasından Kıbrıs’la ilgili bölüm:
Kıbrıs Sorunu


“Yeni hükümetin kurulmasıyla birlikte Kıbrıs konusunda yeni girişimler yapıldığını ve bu konunun ön plana çıktığını belirttik. Hükümetin toprak ve federatif devletin anayasası konularında somut öneriler getirmeyi kabul etmesi ileri bir adım, yalnız bu öneriler ne nitelikte olacak, o henüz kuşkulu. Öteden beri merkezi federatif devletin yetkilerini çok sınırlı, zayıf tutmak eğilimi görülüyor ve sonucun giderek fiili taksime varacağı kuşkusu beliriyor. Oysa Ada'nın bölge ve dünya barışı açısından bir anlaşmazlıklar, sürtüşme ve çekişmeler unsuru olmaması, tersine, barışa ve tüm bölgenin güvenliğine hizmet edebilmesi için devlet olarak toprak bütünlüğünü, bağımsızlığını ve egemenliğini koruması ve sürdürmesi şarttır. Bu bütünlüğün ve egemenliğin korunup sürdürülebilmesi ise belirli nesnel şartların oluşturulmasına bağlıdır. Bunlardan biri federatif devletin söz konusu bütünlüğü fiilen gerçekleştirecek ölçüde yetkilerle donatılmasıdır. Diğer bir şart da Kıbrıs ekonomisinin uyumlu bir bütünlüğe sahip kılınmasıdır; çünkü ekonomik bütünlük olmadan siyasal bütünlük olamaz. Türk ve Rum topluluklarının ekonomik kalkınma sorunları uyumlu bir bütünleşme çerçevesi içinde ele alınıp çözüm yolları aranmalıdır.

Ada'nın statüsünün saptanması sorunu elbette ilk elden oradaki iki topluluğu ilgilendirir ve onlar söz ve karar sahibi olmalıdırlar. Ama bu olgunun tesbiti, sorunun yalnızca bu ikili çerçevenin sınırları içinde ele alınması anlamına gelmez; ve Kıbrıs sorununun uluslararası önemini ve uzantılarını asla gözden kaçırmamalıdır.

Bu uluslararası uzantılar, Ada'daki topluluklarla etnik bağlantılarından ötürü, Türkiye ile Yunanistan'ın ve üsleri var diye İngiltere'nin taraf sayılmaları değildir. Kıbrıs'ın stratejik önemi büyüktür, "batmaz uçak gemisi" diye söz edilir Ada'dan. Kıbrıs' da üslenen yabancı kuvvet, Türkiye dâhil tüm Doğu Akdeniz'i askeri yönden kontrol ve tehdit altına alabilir. Bu bölge, dünya ulaşım yolları üzerinde bulunduğu için Kıbrıs' dan bölgenin kontrolü aynı zamanda bu ulaşım yollarının kontrolü demektir.

Bu koşullar altında, Kıbrıs devletinin toprak bütünlüğü, bağımsızlığı, egemenliği, tarafsızlığı ve üs ve askerden arınmışlığı geniş kapsamlı uluslararası garanti altına alınmalıdır. Ancak o zaman Kıbrıs sorunu hem Ada'daki Türk ve Rum topluluklarının güvenli ve barış içinde yaşayabilmeleri açısından, hem Türkiye dâhil tüm bölgenin barış ve güvenliği açısından ve nihayet dünya dengeleri ve güvenliği açısından en uygun ve geçerli bir çözüm biçimine kavuşturulmuş olur. Ada' da Türk ve Yunan askeri güçlerinin bulundurulması, Kıbrıs Türk ve Rum topluluklarının güvenliğini ve huzurunu sağlamaz, tersine, ikisi arasında çıkacak anlaşmazlık ve sorunların o ikili düzeyde normal yollardan çözülmesi yerine, her an anlaşmazlıkları büyütme ve müdahale olanak ve olasılığı yaratır.

Kıbrıs, tüm yabancı üs ve askerlerden arınmış olmanın yanı sıra devlet olarak kendisi de askersizleştirilmiş (demilitarize) olmalıdır, iç güvenlik için gerekli polis ve bir ölçüde jandarma ötesinde ordusu, silahlı kuvvetleri bulunmamalıdır. Sözünü ettiğimiz nitelikte bir uluslararası garanti altında Kıbrıs'ın bu kuvvetlere ihtiyacı olmaz.

Böyle bir statüye kavuşturulmuş bir Kıbrıs devletinde iki topluluğun barış ve güvenlik içinde bir arada yaşayabilmeleri kolaylaşacaktır; çünkü en önemli anlaşmazlık ve sürtüşmelerin kaynağı olabilecek dış politika ve onun uzantısı olan ulusal savunma politikası konulan sorun olmaktan çıkacaktır.

Kıbrıs Anayasası hazırlanırken en dikkat gerekecek bir nokta da devletin demokratik niteliğinin somut, ayrıntılı, sağlam hükümlere bağlanmasıdır. Federal Anayasa federe devletlerin kendi anayasalarının da aynı niteliklere sahip olmasını hükme bağlamalıdır. Kıbrıs' da iki topluluğun bir arada barış ve güvenlik içinde yaşayabilmelerinin dış koşulu yukarda belirttiğimiz nitelikte bir uluslararası statü ise, iç koşulu da her iki toplumun iç yönetiminin ve federatif devletin sağlam demokratik bir temele oturtulmasıdır. Ve bu demokratik düzen, "klasik demokratik hak ve özgürlükler" denilen hak ve özgürlüklerin ötesinde, halk kitlelerinin söz konusu yerel ve federatif yönetimlere gerçekten etkin bir biçimde katılabilmelerini ve onlar üzerinde denetimlerini kapsamalıdır. Hangi ulustan olursa olsun tüm halklar özlerinde barışçıdır, kardeştir. Ulusal düzeydeki sürtüşme ve kavgaların altında tarafların egemen sınıflarının kendi sınıf çıkarları doğrultusunda sürtüşme ve kavgaları ve bunların kitlelere aktarılışı vardır. Kıbrıs' da barış ve güvenliğin iç güvencesi, Türk ve Rum işçi-emekçi kitlelerdedir.”

Çark Başak Dergisi, Sayı 46, 16 Mart 1978.
Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 3, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1784-1785.
https://behiceboran.net/_aa/yazilar_pdf/1779.pdf
[359]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/20
Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Boran’ın İzmir İl Kongresi’ndeki konuşmasıyla ilgili basın açıklaması, 19 Kasım 1978:
Ambargo ve Kıbrıs


“Türkiye'nin dış ilişkilerinin ve dış politika sorunlarının bu denli apaçık ön plana geçtiği belki de şimdiye kadar görülmedi. Amerikan askeri ambargosundan sonra şimdi Kıbrıs, Ege, Yunanistan ve Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ilişkiler sorunları sıraya girmiş durumunda. Bu konulara ilişkin olarak da Türkiye üzerinde baskı var. Kıbrıs sorununun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na getirilip, Türk askeri birliklerinin Adadan geri çekilmesini ve Rum göçmenlerinin evlerine dönmelerini öngören yeni bir karar tasarısı kabul etmesi ve ardından sorunun Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne getirilişi dikkatleri bir kez daha Kıbrıs üzerine topladı.

Bu kez Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Türkiye'yi daha da sıkıştırıcı bir girişimde bulundu. Genel Kurul' da alınan kararların Türkiye tarafından uygulanmasını sağlayacak önlemlerin Güvenlik Konseyi'nce alınmasını talep etti. Güvenlik Konseyi talebi kabul etsin etmesin, bu girişimin yapılmış olması Türkiye'yi Birleşmiş Milletler kararlarını uygulaması yönünde sıkıştırmayı hedefleyen bir adımdır. Bu yıl Birleşmiş Milletler' de Türkiye aleyhindeki tutum belirgin biçimde güçlenmiştir. Kıbrıs konusunda Birleşmiş Milletler' in ve tek tek çoğu devletin Türkiye'ye karşı tavır almasını bizim siyaset çevreleri ve basın, Yunanlıların ve Kıbrıslı Rumların Türkiye aleyhinde yürüttükleri propaganda faaliyetlerine, yaptıkları siyasal baskılara yormaktadırlar. Bu, Yunanlılara ve Kıbrıs'lı Rumlara sahip olmadıkları bir güç atfetmektir. Aslında amaç, Kıbrıs konusunda Türkiye aleyhine beliren tutumun özünü Türkiye halkoyundan saklamaktır.

Kıbrıs sorunu sadece Kıbrıslı Türklerle Rumları ve Türkiye ile Yunanistan'ı ilgilendiren bir sorun değildir, Kıbrıs, çeşitli açılardan dünya kamuoyunu ve geniş bir yelpaze oluşturan devletleri ilgilendirmektedir. Bir, şu açıdan ilgi çekmektedir. Türkiye, 1974'de giriştiği harekâtla -bu harekâtın gerekçesi her ne olursa olsun bağımsız, egemen bir devletin toprak bütünlüğünü askeri bir müdahale ile fiilen ihlal etmiş, onun topraklarının bir bölümünü işgal etmiş duruma düşmüştür. Birleşmiş Milletleri oluşturan devletlerin çoğunluğu, bir devletin ulusal egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal edici bu durumun düzeltilmesini ön koşul bilmekte, bu durum düzeltildikten sonra Kıbrıslı Türklerle Rumların arasındaki sorunların ele alınıp çözümlenmesini öngörmektedir. Dünya devletlerinin ulusal egemenlik ve toprak bütünlüğü konusundaki duyarlılığı, buna verdikleri önemdir, Türkiye aleyhindeki tutumun özü.

Bir başka açıdan da Kıbrıs dünya devletlerini ilgilendirmektedir. Kıbrıs'ın konumunun büyük stratejik önemi vardır. Batmaz uçak gemisi denilmektedir. Kıbrıs'ı elinde tutan askeri güç tüm Doğu Akdeniz’i ve Orta Doğuyu kontrolünde ve tehdidi altında tutar. Kıbrıs’ta NATO ve ABD üsleri, dinleme tesislerinin yer alması bütün bölge ülkelerini ve dünya güç dengesini yakından ilgilendirir. Türkiye ise NATO ve ABD yörüngesinde soruna çözüm arama çabasındadır. Sorunun uluslararası düzeyde masaya getirilmesini önlemek için Türkiye sürekli "toplumlararası görüşmeler"le çözüm üzerinde ısrar etmektedir, Ama gerçekte iki Kıbrıslı topluluk kendi başlarına görüşmeler yapmamaktadırlar. Arkalarında Türkiye ve Yunanistan vardır. Türkiye ile Yunanistan ve Kıbrıs Türk topluluğu ile Rum topluluğu üzerinde de ABD'nin, NATO’nun baskısı, arabuluculuk girişimleri vardır. Bunun için de 3. dünya devletleri ve sosyalist dünya Kıbrıs konusunda dikkatli ve duyarlıdırlar.

Kıbrıs'ın bir gerginlik ve kaygı konusu değil de bir yumuşama ve barış öğesi olabilmesi için tüm askeri güç, donanım, üs ve tesislerden arındırılmalı ve Kıbrıs devletinin kendisi askersizleştirilmelidir; iç asayiş için kolluk kuvvetlerinden başka silahlı kuvvetleri bulunmamalıdır. Yabancı ve yerli askeri güçten arındırılmış bu Kıbrıs devletinin bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü ve tarafsızlığı, uluslararası garanti altına alınmalıdır. Kıbrıslı Türk topluluğunu Türkiye ile, Rum topluluğunu da Yunanistan ile bütünleştirme eğilim ve girişimlerinden vazgeçilmeli, Kıbrıs devletinin varlığının koşulu olan ekonomik temelin bütünlüğü sağlanmalıdır. İki topluluğun özgün ve eşit şartlarda bir arada kardeşçe yaşayabilmeleri için de gerek Kıbrıs devletinin yapısı, gerekse her iki topluluğun yönetimi ve yaşamı demokratikleştirilmelidir.

Böyle bir statüdeki Kıbrıs, hem adadaki iki topluluğun ve Türkiye ile Yunanistan'ın çıkarlarına uygundur, hem de bölge ve dünya barışına ve güvenliğine hizmet eder. Ne var ki, Türkiye böyle bir çözüm önermiş olmaktan uzaktır.”

Yürüyüş Dergisi, Sayı 190, 28 Kasım 1978.
Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 3, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 1900-1901.
https://behiceboran.net/_aa/yazilar_pdf/1900.pdf
[360]

TİP (1961-1988) ve Kıbrıs Sorunu/21
Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran’ın 1985 yılında düzenlenen Kıbrıs’la Uluslararası Dayanışma Konferansı’nda yaptığı konuşmadan:
Kıbrıs Sorununa Bakış̧ Açımız


“Kıbrıs sorununun çözümü çok zor, müzmin ve karmaşık bir sorun haline gelmesinin nedeni dış müdahalelerdir. Kıbrıs halkını oluşturan iki topluluk rahat bırakılsaydı, her ikisinin emekçi halkı, sade insanları ve demokratik, ilerici güçleri sözlerini geçirtecek, istediklerini yaptıracak politik güce sahip olsalardı bugünkü sorunlar ortaya çıkmazdı.

Sorun iki topluluğun halkı arasında değildir. Onların çoğunluğu barış ve hakçasına bir düzen içinde kardeşçe birarada yaşamak istemektedirler. Demokrat, ilerici güçlerin istekleri de aynı doğrultudadır. Sorun emperyalizmin, özellikle de Amerikan emperyalizminin, Kıbrıs'ın bölgedeki son derece stratejik durumunu hep kendi çıkarına kullanmak istemesinden çıkmaktadır. Kıbrıs'ı kontrol eden bir gücün Doğu Akdeniz'i, Yakın Doğu'yu ve Hint Okyanusu'na giden deniz ve hava yollarını da kontrol edebileceğini emperyalizm bilmektedir.

Esefle belirtmek gerekir ki, emperyalizm, ilgili ülkelerin gerici, şoven siyasi çevrelerinde güçlü suç ortakları, işbirlikçiler bulmakta başarısızlığa uğramıyor. Bağımsızlığını ilan eden Denktaş'ın, onu destekleyen cunta şefi Evren'in ardında ABD'nin örgütlü onayı, hatta dürtüklemesi vardır.

Türkiye ile Yunanistan'ın NATO üyesi olmaları emperyalizmin Kıbrıs'a ilişkin maksatları açısından işine yarıyor. Emperyalizm Kıbrıs sorununa hep NATO çerçevesi içinde çözüm bulmaya çalıştı. Toplumlararası görüşmeleri etkilemeye, baskı altına almaya çabaladı. Şimdi Perez de Cuellar her iki tarafı ciddi bir biçimde ve soruna makul bir çözüm bulmak azmiyle görüşme masasına oturtmaya uğraşıyor. Genel Sekreterin bu çabalarını yürekten destekler, başarılı olmasını diler, olacağını umut ederiz.

Dolaylı görüşmelerde ileri sürülmüş ve tartışılmış olan önerilere ilişkin resmi açıklamalar yapılmış değildir. Ne var ki, bu gibi hallerde hemen her zaman olduğu gibi, bu defa da, basına bazı haberler sızmıştır. Bu haberlerin doğru olup olmadığını elbette bilemeyiz. Ben doğru olmadığını umut ederim, çünkü doğru ise bu haberler, çok kaygı vericidir. Bunlardan yalnız ikisine değineceğim.

Askersizleştirme yalnızca Türk birliklerinin adadan tedrici çekilişi ve aynı zamanda Rum silahlı kuvvetlerinin dağıtılması olarak düşünülüyor. Adadaki İngiliz ve Amerikan askeri varlığına ve onların üslerine, dinleme istasyonlarına ve sahip oldukları daha başka "kolaylıklar"a ilişkin tek kelime geçmiyor. Üstelik yine aynı basın haberine göre, Kıbrıs'ın dıştan saldırılara karşı savunulmasının yine eski üç garantör devlet, yani İngiltere, Yunanistan ve Türkiye tarafından sağlanması önerilmiştir. Böyle bir öneri Kıbrıs sorununun NATO çerçevesi içinde çözümlenmesi isteminin açık bir ifadesidir, bu çerçeve içinde çözüm ise Reagan yönetiminin arzusuna tam uygundur.

Gerçek anlamda askersizleştirme Kıbrıs'ın tüm yabancı asker, üs, dinleme istasyonları ve benzerlerinden arınması, her iki toplumun ve bütününde federal devletin askersizleştirilmesi demektir. Başarılması gereken iş askersizleştirilmiş, bağlantısız, toprak bütünlüğüne ve bütünleşmiş ekonomiye sahip, tam bağımsız ve egemen federal bir Kıbrıs devletinin kurulmasıdır; bu devletin söz konusu statüsünün ve güvenliğinin uluslararası garanti altına alınmasıdır.

Böyle bir garantiyi sağlamanın en güvenilir yolu ABD ve Sovyetler Birliği dâhil olmak üzere ilgili devletlerden oluşma uluslararası bir konferansın toplantıya çağrılmasıdır. Böyle bir konferansın toplanabilmesi hemen hemen olanaksız görülürse, ikinci seçenek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi garantisi olabilir.

Ancak böyle bir statüdedir ki, Kıbrıs Amerikan emperyalizminin baskısından kendini kurtarabilir.

Ancak böyle bir Kıbrıs'tadır ki her iki topluluk, Rum ve Türk Kıbrıslılar, barış, güvenlik ve tam bir işbirliği içinde kardeşçe birarada yaşayabilirler.

Bütün barış, demokrasi ve toplumsal ilerleme güçleri bu amaca yönelik olarak Kıbrıs halkıyla dayanışmasını pekiştirmelidirler. Uygulanabilir ve hakça bir çözüm doğrultusunda iki taraflı ciddi görüşmeler yapılması için kamuoyu baskısı, kitle baskısı yaratılmalıdır. Buna ilişkin çok önemli bir nokta, adanın gerçekte bölünmesi olgusunu maskelemeyi amaçlayan düzmece bir federasyonun değil, etkin bir federal hükümete sahip gerçek bir federal devletin oluşturulmasıdır.

Kıbrıs'ın statüsünün uluslararası garantiye bağlanmasına ilişkin olarak da kamuoyu ve kitle baskısı yaratılmasıdır, çünkü Kıbrıs sorunu yalnızca iki topluluğu veya Yunanistan ile Türkiye'yi ilgilendiren bir sorun değildir. Bölgedeki güç dengeleri ve barış açısından önemli uluslararası uzantıları olan bir sorundur.

Kıbrıs halkıyla dayanışma konusunda bizlere, Türkiye'nin barış, demokrasi ve toplumsal ilerleme güçlerine önemli bir görev düştüğünün bilincindeyim. Bizler zaten faşist cuntaya ve onun sivil hükümetine karşı kararlı bir mücadele içindeyiz. Kıbrıs davası bu mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.

NOT: Konferanstan bu yana geçen sürede iki topluluk başkanları arasında üçüncü tur dolaylı görüşmeler yapıldı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri de Cuellar'ın 17 Ocak' da doruk toplantısı yapılması önerisini ve sunduğu bir anlaşma metnini Denktaş olduğu gibi, Kipriyanu ise kimi çekincelerle kabul ettiler. Kipriyanu sıkıştırılmaktadır ve ABD'ye ilk ödünü AKEL partisiyle aralarındaki birliği tek taraflı bozarak verdi. Kıbrıs sorunu, yukarıdaki konuşmada da işaret edildiği gibi, NATO çerçevesinde çözüme götürülmektedir. Böyle bir "çözüm" sözü geçen sakıncaları taşıyacak, yeni sorunlar yaratacaktır.”

Çark Başak Dergisi, Sayı 28 (105), Ocak 1985.
Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 3, Sosyal Tarih Yayınları, 2010. s. 2204-2205.
https://behiceboran.net/_aa/yazilar_pdf/2204.pdf
[361]