YAZAR YAŞAR KEMAL’İN KONUŞMASI 26 Eylül 1965 İşçiler, köylüler, subaylar, memurlar ve bilcümle emekçi Türk halkı, göz nurundan, alın terinden başka bir güvençleri bir dayanakları olmayanlar sözüm sizedir. Bizler ki emekçileriz yıl on iki ay ayazda kışta, gece gündüz demeden tezgâh başında, fabrikalarda, tarlada takımda, dağda bayırda yalınayak, başıkabak çalışıp üretenleriz. Bütün mahsulleri, yiyecekleri, giyecekleri bizler üretiriz. Fabrikaları, makineleri bizler yaparız. Şu dünyada, insan eliyle yapılmış ne görüyorsanız, bizim nasırlı ellerimizin eseridir. Şu dünyada ne varsa bizim alın terimiz, göz nurumuzdur. Bu güzel ellerin, nasırlı ellerin yarattığı mahsuller ve fabrika ve toprak ve su mahsulleri hepimize yetecek kadardır bu dünyada... Öyleyse neden birimiz tok da hepimiz yoksuluz. Ben size buradan ilan ediyorum ki, cümle kötülüklerin bir tek sebebi var. O da şu, sömürücüler. Yani çalışmayanlar, yani ellerini ılıktan soğuğa vurmayanlar, yani yan gelip yatanlar. İşte suyun başını bunlar tutmuşlar. Bir yanda çalışmadan milyon vuranlar bunlar. Bir yanda çalışıp da nan ekmeğe muhtaç olanlar, emekçiler. İşte kahrolası. İşte yerin dibine gecesi, bir düzen. Düzen değil düzensizlik. İşte bu düzen sömürücülük düzeni nerede varsa mümkünü yok orada rahatlık, orada mutluluk olamaz. Emekçiler, kardeşlerim, çağımızda bu sömürücülük düzeni insanlığa aykırıdır. Bizim Anayasamıza da aykırıdır, bunu böyle bilesiniz. Dev sülükler tarafından emekçilerimiz sömürülüyor. Avrupalı Amerikalı şirketlerle bu dev sülükler ortak olmuşlar, bizi sağ bire sağ ediyorlar. Bu yüzden memleket batıyormuş, varsın batsın onlara ne. Onların İsviçre bankalarında paraları var. Onların ecnebi diyarlarında köşkleri, sarayları var. Onların bu memlekete yaptıkları kötülük, yaptıkları zulüm anlatmakla biter mi ki? Yurdumuz bunların sayesinde bağımsızlığını yitirdi. Koca Türk milletini yarı esir durumuna düşürdüler. Petrolümüzü yabancılara, onlarla ortak olup peşkeş çektiler. Madenlerimizi peşkeş çekiyorlar. Yeraltı, yerüstü servetlerimizi nasıl sömürüyorlar, tarifsiz. Elin zenginleri, başka milletleri soyup yurtlarına taşımışlar, memleketlerini zengin eylemişler. Ya bizimkiler ne yapıyorlar... Bizim fakir fukaramızı, bizim yirmi dokuz buçuk milyonumuzu, Amerikalı, Avrupalı şirketlerle birlik olup soyup soğana çeviriyorlar. Yukarda da söyledim. Bin kere de söylerim. İşte böylece paramız servetimiz yabancı ellere ak babam ak ediyor. Yüreğinde azıcık insanlık olan, Amerikalı, Avrupalı şirketlerle birlik olup kendi kardeşlerini soyar mı? Ama bu büyük soygunları sayesinde dev sülüklerimiz dünyanın en rahat hayatını yaşıyorlar. Sofralarında kuş sütü bile var, kuş sütü... Ya halkımız? Buradan söylemeye hacet yok. Siz kendinizi herkesten daha iyi biliyorsunuz. Bu dev sülüklerin yanında bir de toprak ağaları var. Büyük meselemiz toprak meselesi. Bu her karışında beş, on, on beş şehit kanı olan toprak kimin? Bu topraklarda herkesin hakkı yok mu? Yoook, bu topraklar yalnız ve yalnız ağaların. Bu topraklar onu ekip biçenlerin değil. Onu alın terleri ile sulayanların değil. Bu topraklar, o topraklarla hiçbir ilişiği olmayanların. Ağaların. Ben bir gazeteciyim. Yurdumu karış karış, köy köy, kasaba kasaba on dört yıl dolaştım. İçime ağı doldu. Dertli oldum. Topraksız, ve toprağı az köylü gördüm. Ve toprağından sürülmüş çiftçi gördüm. Ve yeraltında binlerce köy, mağaralarda yüzlerce insan gördüm. Yüreğimden kan gitti. “Aşk ağlatır, dert söyletir” derler. İşte beni burada ağı yemiş gibi konuşturan bu dertlerdir. Diyarbakır düzlüğünün ortasında bir koca Ömer gördüm. Büyük bir çaresizlik içinde toprağa kapanmış yatıyordu. Çadırdaki insanlar: “Kalk Ömer kalk”, dediler. “Misafir geldi”. Zar zor Koca Ömer kalktı. Yüzünü gördüm. Keşke görmeseydim. Dünyanın bütün acısı bu yüze birikmişti. Aksakalları gözyaşlarından ıslanmış, çamur içindeydi. Karşıma geldi. Hem ağlıyor hem söylüyordu: Hayatımda Koca Ömer karşısında utandığım kadar hiçbir insan karşısında utanmadım. Böylesine yerin dibine geçmedim. “Ağa beni toprağımdan attı” diyordu. “Babam, dedem, dedemin dedesi, hepsi bu toprakları sürüp ekmişlerdi. Ağa etme dedim, tutma dedim, yüreğini taş eyledi. Ben de başka ağaya gittim. Bir yıl da onun yanında çalıştım. O da traktör aldı. Bana muhtaçlığı kalmadı. Oradan da kovuldum. Sonra üç yıl kapı kapı aç bilaç dolaştım. Her yerden kovdular. Ben de geldim bu yazının ortasına çadırı kurdum. Ekmek de kalmadı. Açlıktan, ölümden korkmuyorum. Ölüm Allanın emri, açlığı da çok gördük. Çocuklarımdan utanıyorum. Utancımdan yüzlerine bakamıyorum. Bir lokma ekmek veremediklerim, onlardan çok çok utanıyorum”. İşte böylece, belalı işler gördüm Anadolu’da. Saymakla biter mi ki? Bütün bunlar neden böyle oluyor? Çünkü hükümet zenginlerin Ağaların elinde, idare onlarda. Türkiye İşçi Partisi’ni bütün Türkiye’de işçiler ve köylüler kurdular, tam elli bir vilayette. İlk olaraktır ki, fakir fukaraya bir gün doğdu. Türkiye İşçi Partisi’ni kuranlar, onu kanlarını satarak kurdular. Ceketlerini satarak kurdular. Üniversite talebeleri Türkiye İşçi Partisi’ne para kazanmak için hâlâ inşaatlarda çalışıyorlar. Zenginlerin partileri, seçime girecek kendi partilerine milyonlarca lira dağıttılar. Yalnız Türkiye İşçi Partisi’ne, senin partine, çalışanların partisine, senin parandan bir kuruş bile vermediler. Eyyy milletim bunlar senin partini de senin gibi yoksul bıraktılar. Böylece elini kolunu bağlamak istediler. Ama sen varsın karşılarında dağ gibi, sen varsın. Nasırlı ellerin, alın terin sağ olsun. Paramız pulumuz olmasa da işte dimdik karşılarındayız... Biliyorum, seçimlerden bıktınız. Sizi çok kandırdılar. Yalanlardan dolanlardan bıktınız. Duydum ki çoğunuz sandık başına gelmeyecekmişsiniz. Hayır bunu yapmayacaksınız. Bu sefer sandık başına mutlaka geleceksiniz. Hakkı yenen yoksulların, tüyü bitmedik yetimlerin, topraksız köylünün, sömürülen işçinin hatırı için sandık başına geleceksiniz. Ezilmişin, hor görülmüşün, adam yerine konmamışın, hatırı için, şu zenginler eliyle talan edilmiş, viraneye çevrilmiş, bağımsızlığını yitirmiş güzel memleketinin, büyük milletinin hatırı için geleceksin. Kurtuluş Savaşı’ndaki gibi, yurdumuzu bu sefer de kurtaracağız. Bu sefer kanla, ateşle değil, bir tek oy ile... Bu bir bakıma en kolay kurtuluştur. Bir bakıma da en zor. Yalanlarla uyutulan halkımızı uyandırmak belki biraz zor olacak. Emekçiler, kardeşlerim en büyük ödev bize düşüyor. Onların bin yalanlarına karşı bizim bir gerçeğimiz halkımıza ulaşırsa halkımız uyanacaktır. Her birimiz bir şahin gibi halkımızın arasına uçmalı, derdimizi onlara anlatmalıyız. Yeni bir gün doğuyor, yeni bir gün doğuyor... İŞÇİ PARTİSİ İLE EL ELE... EL ELE... EL ELE... EL ELE... |